“Hareket saati gelen araç kaptanlarımızın dikkatine peronları boşaltmanız önemle rica olunur”. Oldu olası haz etmezdi terminallerden. Ne birini uğurlamayı severdi ne de uğurlanmayı. O’nun aksine. O’na göre yola çıkarken sevdikleri O’nu mutlaka uğurlamalıydı. Yolun bin bir türlü hali vardı sonuçta, ne olur ne olmazdı, hayır duası almadan yola falan çıkılmazdı. Zaten O’nun yolculukları hiçbir zaman bireysel bir eylem olmamıştı. Hiçbir zaman buna müsaade etmemişti. O yola çıktı mı bunun telaşı tüm çevresini sarmalıydı. Bir bekleyeni mutlaka olmalıydı. Her zaman da olmuştu. 

Cebindeki sarma sigaralardan birini çıkardı, O’nun düşüncesinden uzaklaşmak istercesine yaktı. Normalde içmeden önce sarardı ama sabahtan yolluk sarmıştı biraz kendine. Yarım saatlik molalarda bir de sarmakla uğraşmayayım diye düşünmüştü. İyi de yapmıştı, eğer sarmamış olsaydı bu elindekini şimdi tüttüremiyor olacaktı. Zira otobüsün kalkmasına iki dakika kalmıştı. O, hayatı boyunca hiç sarma sigara içmemişti. O’na göre zehirleyeceksen de adam akıllı zehirleyecektin kendini, o neydi öyle berduş gibi uğraş dur, bir kâğıdı yamulur, bir tütünü dökülür, hem zaten bu meret ağızlıksız da içilmezdi ya çok sonradan akıl edebilmişti ağızlıkla içmeyi. Sarı filtreden aşağısı da dindirmezdi kırk yıllık baş ağrısını. O’na sorsan aksiliğinin huysuzluğunun tek sebebi de bu meretten mahrum olmasıydı. Normalde evliya gibi adamdı canım. Nerden bulacaklardı O’ndan iyisini? Ele güne muhtaç etmemişti bir günden bir güne hiçbirini, ne açlardı ne açıktalardı, elalem O’ndan bin beterdi, bilmediklerinden şükürsüzleniyorlardı, bir görseler öper başına koyarlardı O’nu. 

Sigarasından son fırtına alırken kendini tutamamış alaycı bir şekilde gülümsemişti. İzmaritini umarsızca yere atıp koltuğuna oturdu. Yolcular yerlerine geçerken hepsini süzdü istemsizce. “Hep aynı çehreler” dedi kendi kendine. Bunu daha önce de fark etmişti. Küçük şehirlerde herkes birbirine benziyordu. Hayatlarının benzerliğinden mi, yoksa toplasan bir avuç insan oldukları için uzak yakın akrabalıklardan mı bilinmez. Ben de benziyor muyum onlara acaba, diye düşündü huzursuzca. Önündeki küçük ekrandan yansımasını süzdü “Yok yok ben onlardan değilim” diye geçirdi içinden. Rahatlamış hissetti. Aslında derdi onlarla değildi ya yine de huzursuz etmişti onlardan olma düşüncesi. O, hep “Toprak insanın mayasıdır, toprağının insanıyla birdir huyun suyun” derdi. Söylediği şeylerin pek doğru çıktığı görülmezdi ya, yine de bu seferkinin doğru olabileceğine inanıyordu kendince. Onlar, O’nun toprağının insanıydı, benzerdi elbette. “Ya ben?..” huzursuzlandı iyice. Hayatı ilk onların arasında tecrübe etmeye başlamıştı hem. İlk dayağını onlardan birinin çocuğundan yemişti. İlk kez onlardan birinin kız kardeşine gönlünü kaptırmıştı. İlk hayat dersini onlardan birinin amcası vermişti. Şimdi de onlardan birinin cenazesine gidiyordu. Cesedi de onlara benziyor mudur diye düşündü. Sahi cesetler kime benzerdi? 

Muavinin önüne doğru uzattığı kolonyağı kibarca reddedip sağında oturan adama baktı. Birebir olmasa da hiç şüphesiz ceseti onu anımsatıyordur, diye düşündü, hatta emindi bundan. Sinirlendiği, şaşırdığı ya da heyecanlandığı zaman bir mimiği muhakkak bu adama benziyordur zamanında. O da onlardandı çünkü. Cesedi niye benzemesin ki? Onlardan biri olmaktan bu denli korkmasının sebebiydi aslında O. O, onlara değil; onlar, O’na benziyordu. Sağındaki adam telefonunun parlaklığından ötürü gözünü kısınca bir anda yanında beliriverdi, çaprazındaki kadının çocuğunu azarlarkenki kısık, tahammülsüz ses tonunda O’nun sesini duyuyordu, bıyıkları yeni terlemiş olan muavinin suları uzatırkenki monotonlaşmış el hareketi, O’nunkinin aynısıydı. O’na veda etmeye giderken dört bir yanını sarmış olduğu gerçeğinin huzursuzluğuyla camdan dışarı çevirdi bakışlarını. Cesedi de onlara benziyor muydu acaba, diye düşündü. Sahi cesetler kime benzerdi? 

 

Beyzanur Babacan