Onu hep yürürken gördüler. Hızlı adımlarla değil, sanki her adımını tartarak, sokakları dinleyerek yürürdü. Bir yere yetişmekten çok, kaldırım taşlarının arasındaki çatlakları, duvarlara asılmış ve unutulmuş afişleri, çöp tenekesinin yanında büyüyen yabani otları fark etmek ister gibiydi. Evini bilen yoktu. Oturduğu mahalle bile herkes için meçhuldü.

Ayakkabılarının üzerindeki çamur katmanları, bir arkeolog için toprak tabakası gibiydi. En üstte dünkü yağmurun izi, altında geçen haftanın tozu, daha derinlerde… kim bilir hangi sokağın kum taneleri. Biri bir gün “Niye ayakkabılarını silmiyorsun?” diye sorduğunda, tabanına bakmış, parmağıyla çamurun dokusunu yoklamıştı. “Bakın,” demişti, “burası Cuma günü yağan yağmurdan. Bu toprak ise… sanırım Beyoğlu tozundan. İnsan gittiği yerleri değil, geçtiği yolları biriktirir.”

Bir gün, yağmur sonrası ıslak kaldırımlardan geçerken ayağı kaydı. Tökezlemedi ama bir an durdu. Islak asfaltın kokusu burnuna dolmuştu – çocukluğunun o keskin, metalik kokusu. O zamanlar hep koşarmış. Okuldan eve, evden bakkalın önüne, oradan mahallenin meydanına. Yağmurdan bile kaçarmış, sanki arkasında bıraktığı her şey o anın içinde kaybolup gidecekmiş gibi. Şimdi elini cebine soktu, yavaşça çıkardı. Avucunda hiçbir şey yoktu ama parmaklarını ovuşturdu sanki bir şeyi tutuyormuş gibi. Sonra yürümeye devam etti. Yıllar geçmiş; bazı insanlar gitmiş, bazı şehirler sessizce yıkılıp yeniden kurulmuş. Artık kimseye yetişmeye çalışmıyor. Sadece bastığı yerin altında kalan toprağa, adımlarının bıraktığı hafif çukura teşekkür eder gibi davranıyor.

Bir Salı öğleden sonrasıydı. Karaköy’de deniz kokusunun kuru balık kokusuna karıştığı o köşede, karşıdan biri geliyordu. Önce ayakkabılarını gördü – parlak, yeni, taban izi bile belli olmayan. Sonra yüzünü gördü. Eski bir dostuydu. İki tren, karşı peronlarda bir an durur gibi durdular. Biri kuzeye, diğeri güneye gidiyordu. Göz göze geldiler ama konuşmadılar.

Aralarından bir rüzgâr geçti; hafif, tuz kokulu bir rüzgâr. Yıllar boyunca birikmiş cümleleri taşıyamayacak kadar hafifti. Adamın dudakları kıpırdadı: “Kırgınlıkları dile getirmenin zamanı vardır. Bazen de o zaman hiç gelmez. İşte o zaman…” Elini havaya kaldırdı, rüzgârın estiği yöne doğru hafifçe bıraktı. “Rüzgâra izin verirsin, alsın götürsün diye.”

Dostu çoktan ilerlemişti. Bazı karşılaşmalarda konuşulmaması gerektiğini, sadece içten bir kabulle, geçilip gidilmesi gerektiğini iyi öğrenmişti. Dostun parlak ayakkabıları köşede kayboldu. O, kendi yıpranmış tabanlarıyla yoluna devam etti.

Kimi zaman aynı sokağı iki kez dönüyordu. İstiklal’den çıkıp Galata’ya inerken, on dakika sonra tekrar aynı köşe başındaki simitçinin tezgahının önünden geçiyordu. Bunun farkında olup olmadığı bilinmezdi ama belli ki onun için yönlerin önemi kalmamıştı. Senelerdir şehrin nabzını tutan dolmuş durağının önünden her sabah geçerdi. Aynı dolmuşçuyu görürdü – geniş omuzlu, yüzü güneşten kararmış, elinde her zaman bir karton bardakta çay.

Dolmuşçu her sabah ona sessizce başını sallardı. Başını öne doğru hafifçe eğer, gözleri gülümserdi. O da aynı sessizlikle karşılık verirdi. Başını eğer, gözleri aynı şekilde gülümserdi. Aralarında hiçbir söz geçmemişti. Zaten ikisi de bilirdi: bir sözün değil, bir alışkanlığın parçasıydılar. İnsanlar arasındaki en dürüst bağlar, belki de konuşulmadan kurulanlar. Sabah kahvesinin kokusu, tramvay zilinin sesi, martıların çığlığı – bunlar yeterliydi.

Ara sıra yürüyüşüne kısa molalar verirdi. Bir öğleden sonra, Eminönü’nde bir baloncunun önünde durdu. Rüzgârda sallanan balonlar – kırmızı, mavi, sarı, turuncu. En canlı olanı seçti: fosforlu yeşil, sanki içinde güneş varmış gibi parlıyordu. Baloncunun yüzünde şaşkınlık belirdi. “Bu mu?” diye sordu. Adam başını salladı.

Sahil boyunca yürüdü. Sağda deniz, solda çınar ağaçlarının arasındaki park. Oynayan çocukları izledi. Biri koşuyordu, biri salıncaktaydı, biri topla oynuyordu. En neşeli çocuğu gözüne kestirip ona balonu uzattı. “Hayat, zevk almayı bileni sürekli ödüllendirir. Kahırla dolu olanı ise sevindirmeye korkar. Çünkü zevk almasını bilen insan, verilen hediyeyi kabul etmeyi bilir. Kahır dolu olan, hediyeyi alınca gülümsemeyi bile unutur.” derdi.

Günün birinde, sokakların onu nereye götürdüğünü kimse fark etmedi. Bir sabah, dolmuşçu başını kaldırdığında onu göremedi. Çayını içti, bekledi. Öğlene kadar bekledi. O gün onu göremedi. Sonraki gün de göremedi. Sanki şehrin bir parçası olmaktan çıkmış, şehri arkasında bırakmıştı. Ama o gittikten sonra da, kaldırım taşlarında belli belirsiz bir ayak izi kaldı. Tozun altında, çamurun arasında, ayakkabı tabanından düşen küçük bir taş gibi. Kimsenin görmediği ama bir tablodaki boşlukları dolduran bulutlar gibi bir iz.

Herkes, dünyadan geçerken ardında devasa hikâyeler, şaheserler ya da paha biçilmez bir zenginlik bırakmıyor. Çoğunluk sadece, ayakkabısına sıkışan küçük taşları bırakıyor – farkında olmadan, yürürken. Ve bir başkası, bir gün o taşa basarken farkında olmadan aynı sessiz kabullenişi yaşıyor.