Kahveni alıp pencereye yaklaşıyorsun. Bir sigara molası. Bir şeyleri, belki çokça şeyleri dert edinmişsin düşünüp duruyorsun. Ne yaptığını izlemeyi bırakıp yüzünü incelemeye koyuluyorum. Önce mimiklerin sonra yanaklarındaki doku eksiklikleri dikkatimi çekiyor. Sinirlenince herkes gibi kaşların çatılmıyor, şaşırmış gibi yukarı kalkıyorlar. Dudakların da hafifçe içeri doğru kıvrılıyor. Doğru ışık açısında değiliz, gözlerin bal rengi. Telefonun çalıyor sessize alıp kahveni yudumluyorsun. Halbuki sen uzun uzun düşünürken soğudu o. Belki de soğuk seviyorsun ya da farketmiyor belki. Ben neyi bu kadar dert edindiğini merak ederken sen telefonu ikinci çalışında açıp kısa bir konuşma yapıyorsun. Ses tonun ikna edici olmalı ki bir dakikadan kısa sürüyor konuşma. Karşıya doğru gözlüğünün üzerinden bir bakış atıyorsun. Sonra bir şarkı mırıldanarak arkanı dönüveriyorsun; “ je veux de I’amour de la joie de la bonne humeur pap pada pap pap padaa ” Gözlerimi aralayıp uyanıyorum. Ne pencere ne kahve ne telefon ne ses tonun ne de sen… Bilgisayar açık ve şarkı devam ediyor ama senin sesinle değil. Kapatıp uyuyabilir miyim diye şansımı zorlarken bütün büyüsü kaçıyor. Kahve yapıp pencerenin önüne oturuyorum, gözlüğümün üzerinden karşıya bakmaya çalışırken gözlüğümün olmadığını ve sinirlenince kaşlarımın çatıldığını ayrıca seninkiler gibi güzel eksikliklerim olmadığını farkediyorum. Kahvemi yudumlayamıyorum. Soğuması gerekiyor. Belki benim de telefonum çalar birazdan.