Cinsel yönelimini ve kimliğini sorgulamak başlı başına zor bir şey; hele ki bu sorguya eşlik edebilecek tanımlara ve temsile zamanında erişemediyseniz. Çok küçük yaşlarımdan itibaren, bende hep bir ‘gariplik’ varmış gibi hissettim. Geri dönüp baktığımda hatırladığım ilk anım, Gülşen’in ‘of of’ klibini, televizyonun neredeyse içine girerek, gözlerimde parıltılarla, dudaklarım istemsizce aralanarak izlediğim an.

İlkokul ve ortaokul yıllarımda, kızlar bir ortaklık duygusuyla beğendikleri, hoşlandıkları erkeklerden bahsederken hissettiğim izolasyon duygusunu anımsıyorum ve bu duruma bir anlam veremediğim için kendi kendimi hoşlandığıma inandırdığım, günlüğümde üstünkörü bahsettiğim çocukları. Türkiye’nin 2000’lerin başında bu konuya yaklaşımının pek parlak olmadığı aşikâr ama ben Antakya’da, Türkiye’nin en güneyindeki, küçük bir kasaba denilebilecek, herkesin birbirini tanıdığı ve İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerdeki gelişmelerin oldukça gecikmeli olarak ulaştığı bir yerde yaşıyordum. Bir kadının başka bir kadınla birlikte olabileceği, ona dokunabileceği, onu öpebileceğine dair hiçbir bilincim yoktu; değil buna gerçek hayatta şahit olmak, okuduğum hikâye kitaplarında, hatta televizyonda bile rastlamamıştım. Bir kız arkadaşıma duyduğum güçlü duyguları, anlamlandıracak ve açıklayacak kelimelerden yoksundum. Fakat insan hissettiklerini, düşündüklerini yadsıyamıyor; gerçeklikte onlara bir yer bulamasa bile, içinde olduklarını duyumsuyor.

Sekizinci sınıfta, burslu olarak şehrimize açılan yeni koleje başlamıştım. Hayatımın ilk dönüm noktası olarak tanımlıyorum bu olayı, çünkü bu yeni okulumda, kendi insanlarımı buldum. Bu insanlar hâlâ en yakın dostlarım, seçilmiş ailem kabul ettiğim kişiler. Bir kadının bir kadını sevebileceğine dair ilk ‘kanıtım’, o zamanlar bilmesem de sonradan onun da kuir olduğunu öğrendiğim bir arkadaşımın önerdiği dizideki bir çiftti. Bu dizide, bir erkek bir erkeği de sevebiliyordu hatta. İnternetin artık iyice yaygınlaştığı zamanlardaydık ve ben sonunda aradığım kelimeleri bulmuştum, daha doğrusu arama motoruna yazıp bakacağım kelimelerin neler olduğunu. Sonrasında duygularıma ve varoluşuma izin verdim; çünkü başka türlü nasıl olunur bilmiyordum. Lisede bir sevgilim bile oldu; o aramızdaki şeyi böyle tanımlayabilecek olanağa ve cesarete hiç sahip olmasa da çevremizdeki herkes bunun, bizim, benim farkımdaydı. Elbette büyükler, bu norm dışı yaşantının bedelini, bize ödettiler; çocuksu heyecanım ve sonrasında da peşimi bırakmayan aşka duyduğum aşkla ona renkli kağıtlara yazdığım mektupları bulduklarında. Ödediğim bedel, bana yabancı değildi, onun için kelimelerim vardı bu sefer; zira izlediğim dizi ve filmlerde de heteroseksüel olmayan her karakter, açılma sürecinde de ilişkilenmelerinde de büyüklü küçüklü bedeller ödüyor ve acı çekiyordu hep.

O zamanlar yaşadığım bu sancılar; hızla oluşmakta olan zihnimde aşkı acı, zorluk ve kaosla eşleştirdi. Genç bir yetişkin olduğumda, bu döngüyü tekrardan kuracağım insanları hayatıma çektiğimi ve büyük kavgalar, büyük tutkular olmayan ilişkileri sıkıcı bulduğumu terapide keşfetmem gerekti. Üniversite yıllarımda, tekrardan bir kız arkadaşım oldu. Bu sefer artık yaşım büyümüştü ve kendimden daha emindim, hayatımda birinin olduğunu ve beni olduğum gibi seveceklerini umut ettiğimi söylediğim bir mesaj attım anneme, ellerim titreyerek ve içimde derin bir tedirginlikle. Annem, işin ucunda kendi çocuğunu, en azından onunla az da olsa samimi bir ilişki kurabilme ihtimalini yitirebileceğini o zaman fark etti sanırım. Huzursuzlukla da olsa bunun ben olduğunu ve değişemeyeceğimi kabullendi. İronik bir biçimde, bu benim aileme kırgınlığımı daha da büyüttü; çünkü düşünüyordum ki eğer birazcık da olsa beni, hayatımı merak etselerdi, lisede, bana oldukça zarar veren o ilişkinin içinde yaşadığım hasarları belki önleyebilirlerdi. O zamandan bu zamana hâlâ kavrayamadığım ve çoğu aile için geçerli olan bir durum aslında bu. Resmen kendi kanından, canından yarattığın bir varlığı nasıl her ayrıntısıyla merak etmezsin; hayatını, heyecanlarını, tutkularını, içinde verdiği savaşları, zamanını paylaştığı insanları… Onların jenerasyonu için de bunları konuşabilecek kelimeleri bulmak zor. Yıllar geçtikçe, annem uzunca bir süre hiç sormadığı soruları sormaya gayret eder hale geldi, benim kırgınlığım da günlük hayatta hissetmeyeceğim kadar hafifledi.

Benim yaşadıklarım, ülkemizde ve dünyanın yüzlerce yerinde diğer kuir çocukların, ergenlerin yaşadıklarıyla kıyaslanınca oldukça hafif kalıyor. Yine de bana öyle geliyor ki, çok küçük yaşlardan itibaren deneyimlediğimiz izolasyon, içimizde bir şeyleri solduruyor.

Hâlâ oldukça norm dışı ve özellikle ülkemizde özgürce yaşanabilen bir durum olmadığından dolayı, zaman zaman kadın partnerlerimle beraber olmak bana çok garip geliyor. Bazen acaba kadınlardan hoşlanmıyor muyum, diye düşündüğüm bile oldu, bedenimin verdiği gayet net fiziksel kanıtlara rağmen. Bazen de acaba bir yerinden heteronormatif topluma uyum sağlamak istediğim için veya erkeği dışlayan herhangi bir şey, bize yanlış olarak öğretildiği için, erkeklerden de hoşlandığıma kendimi ikna ediyor olabilir miyim diye düşünüyorum.

Bütün bu karmaşa, bunaltıcı olabiliyor. Bir gün kendimizi herhangi bir cinsiyet veya yönelim kalıbına sokmadan, sadece hissettiklerimizi yaşadığımız bir dünyada, bu bunaltının olmayacağını umut ediyorum. Fakat şimdilik, bu tanımlara ve kalıplara ihtiyacımız var. Küçük bir kasabada bir kızın onları araştırması ve deli veya ucube değilim; sadece varım ve buradayım, diyebilmesi için.

– deniz temel