Yine kalktığım bir sabah. Farklı olan bir şey yok, ama bu gün farklı bir hisle kalktım gibi hissediyorum. Ne olduğunu ben de anlamlandırmış değilim henüz. Fotoğraflarına bakarak uyuyakalmışım, rüyalarımdan da eksilmiyorsun. Yaşadığım boşluklar beni yıpratırken yenileri doluyor galiba. Erkenden yola çıktık bu gün, bir şeyler eksik tabii ki. Upuzun süren uzun yol hazırlıkları yapılmadı. Onun sesinin tatlı tınısı yok ayrıca. Onun çocuksu duyguları heyecanları yok, ama hala büyümemiş olan ben varım. Ona ihtiyacım olmadığını tünellerine girdiğimde fark ettim.
Küçükken her tünele girdiğimde çok heyecanlanırdım. Elimi havaya uzatıp gölgenin sekmesini izlerdim. Yaşım arttıkça da güneşten kaçmanın bir yolu oldu benim için tüneller. Her girdiğimde hiç bitmesin isterdim, güneşe çıktığımdaysa hayal kırıklığı yaşardım. İnsan neden güneşten kaçmak ister ki? Evdeyken de hep storlarımı kapatırdım. En ufak bir ışığa tahammülüm yoktu. Hatta o kadar nefret ederdim ki hep öğlenleri, akşamüzerleri uyurdum. Bir gün yine o karanlık tünellere girdim, çırılçıplak. Kendimin en çıplak versiyonuyla girdim. Nasıl olsa kimse yoktu, ben ve karanlığım. Ha bir de tekdüze çalışan o loş lambalar. Duvarlarında sürttüm elimi, pürüzlü duvarlarında. Yalın ayak koştum hiç sonu yokmuşçasına, hiçbir yere çıkmayacakmışçasına. Sürekli ellerimi izledim, gölgelerin yavaşlattığı hareketlerimi. Gözlerimi kapadım yere yattım, ne yorgundum anlatamam. Beni böylesine huzurlu hissettiren bu tarafım sanki bedenimde bir şeyler eksiltiyordu. Görmek istemediğim bu gerçeklik, aydınlığa ermemi engelliyordu. Güneşten nefret ederken sen çıktın bir anda, güneşten daha parlak. İlk başta senden de nefret ettim, sinir oldum varlığına. O tünellerdeydim uzun zamandır. Gözümü tırmalayan bu parlaklık gözlerimi kapadığımda dahi yalnız bırakmıyordu beni, sönmüyordu asla. Sonra tünelimin içine ışıklarını yansıtmaya başladın, nasıl yaptın bilmiyorum. Ben daha ne olduğunu anlayamadan, daha kendime dair bir şey hissedemeden ışığına koştum. Işığını tutmaya çalıştım, saklamak istedim. Sen bir güneşten daha fazlasıydın. Minik adımlarımı izledin, sımsıkı sardın minnacık bedenimi. Karanlığımın en ücra köşelerinden topladın beni. Onlara baktığımda artık kendimden nefret etmedim. Onlarla yüzleştiğimde canım yanmadı artık. Arkama son kez dönüp baktım tünelden çıkarken, lambalar teker teker söndü. Derin bi nefes çektim, ufak bir gülümsedim, sağ gözümden yaş damladı asfalta. Sonra koşarak elini tuttum, hiç görmediğim bir dünyadaymışım gibi. Çimler daha renkliydi, ağaçlar, çiçekler. Gözlerin hiç olmadığı kadar parlıyordu. Aldığım her nefes sanki artık bir ıstıraptan daha çok mutluluk yaşatıyordu bende. Şu andaydım, senin yanında, gözlerinde, sözlerinde, dudaklarının arasından sırıtan inci dişlerinde.
Bu yüzden artık üzülmüyorum onun çocukluğunun burada bedenen benimle olmamasına. Ben kendime yeterim, benim de hayal gücüm heyecanlarım yeter yaşamama, ayrıca senin yanındayken kaybetmemin imkanı yok. Manasız gelen her şey, her şey anlam kazandı seninle, senin elinde. Eksikliğini ne kadar hissetsem de, bana onun ne kadar çabalasa da öğretemediği bir şeyi öğrettin. Kendime dokunmaktan korkmamam gerektiğini, kendime ceza değil şefkat vermem gerektiğini.
Artık kendimi o tünellerde bulduğumda çaresiz hissetmiyorum. Bir sonu olduğunu bilerek yaşıyorum. Ve o tünellerin kapkaranlık olmadığını biliyorum, bazense seninle birlikte yürüyorum o tünellerde.
Kısacası koyveriyorum
Seni çok seviyorum.
– nil yağmur köse