Akşamdı, dönme vakti gelmişti. Elindeki sigara izmaritini yere atıp ayağıyla çiğnedi Selim. Öteki de. Art arda, sırayı bozmaktan korkarcasına yerleştik vagonlarımıza. Trenin kalkış düdüğü öttü ve bir leke gibi bıraktı ardında kara dumanını. Yol, iki yanı tepelerle örülü bir hendek gibiydi. Sapsarı ölgün otlar, soğukta çırılçıplak kalmış kuru dallar, arada bir gözüken kuş sürüleri dışında hiçbir şey yoktu yaşam belirtisi olan. Selim’le onun da yoktu. Her gün yanımda yürüyor, yiyor, içiyor, uyuyor olmalarına rağmen tek bir yaşam belirtisi vermeden öylece yaşayıp gidiyorlardı. Nereden peşimize takılmıştı öteki adam, nerede bulmuştu bizi hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, onda buraya ait olmayan bir şeyler sezdiğimdi.

Selim, elinde bir gazetenin bulmaca sayfasını evirip çeviriyor, Öteki de durmadan bir tespihi çekiyor, zaman zaman parmakları arasına doluyor, sallıyordu. Gergin gibiydi, buralardan gitmek istiyor gibi ya da yanlış bir sapağa girmiş kayıp bir yolcu gibi… Adına ne denirse hepsinin toplamıydı Öteki. Gözlerim dalıp gidiyordu o ve pencere arasında. Çitlerle, tel örgülerle sınırları çizilmiş tarlalar vardı onlarca. Hepsinde kendimi aradım, bizleri ve geçmişi. Sanki payımıza sınırları tarihle yazılı birer toprak parçası düşmüş gibi koşturduğumuz günleri. Hepsinden bir parça görüyordum şimdi baktığım her şeyde. Kentin tüm sarıları gecenin siyahına karışıyordu. Akşamdı… Dönme vakti gelmişti çoktan.

“Kahve içer misin?” dedi birden Selim. Gözlerimi pencereden ayırdım. Bir elinde termosu tutmuş bana bakıyordu, öteki adam da bize. “Olur.” dedim. Biz Selim’le ne kahveler içmiştik istasyonlarda akşam ayazlarına bulanırken. Nerelerden geliyorduk kim bilir. Bir davetiye miydi, bir dostun haberini mi almıştık, bir kareye sığdırmak mı istemiştik gördüklerimizi gittiğimiz şehirlerden… Hatırlamasam da dokusunu belleğimde duyumsuyordum tüm bunların. “Neyin var senin?” diye sordu bana Selim. Başımı sallayarak geçiştirdim, uzunca bir süre baktıktan sonra o da geçiştirdi merak ettiklerini. Onun uzattığı kahveye uzandım, burnumda hissettiğim o sıcaklığa sarılmak istiyordum şimdi. Oysa mevsim kıştı, her yer soğuktu, insanı ürperten bir soğuk. Öteki adama kaydı gözlerim. Tespihi elinde yoktu. Uyukluyordu.

Görülmemiş bir yüzü, hiç duyulmamış bir sesi vardı onun. Ona bir romanda rastlamak mümkün değildi, bir filmde, bir sokakta, bir sahafta ya da bir otobüs kuyruğunda. Dışarıda görmek mümkün değildi onu. Çünkü o kendi içinin dışında yaşayamayanlardandı.  Dedim ya, yaşam belirtisi yoktu onun. Zaten onun olduğu yerlerde yaşam belirtisinin olması imkansızdı. Onu yalnızca rutubetli bir duvar önünde görebilirdiniz belki, bir demir kapı arkasında, karanlık bir odanın içerisinde; tıpkı böyle soğukkanlı, tıpkı böyle varla yok arası bir insan gibi. Selim’le benim arama giren sisten bir duvardı o. İkimizden birinin yansıması.

Uyuyordu, gözlerini kapattığında yüzündeki tüm çizgiler silikleşivermişti. Kirli bir yüzü vardı, kirli bir sakalı. Dünyanın tüm ötekileri gibi kire bulanmıştı. Oysa daha temiz, daha berrak  bir şey vardı gözlerinde. Onu bizlerden daha eşsiz kılan bir şey, bizi başkalaştırmayan, sarıp sarmalayan bir yumak kadar yumuşak ve sıcak…

Selim de uyuyordu. Tüy kadar hafif bir uyku. Bir zamanlar hasretini çekmiştik bu uykunun. Duvarlara tırnaklarımızla dizeler kazıdığımız zamanlar. Sahi ne kadar zaman geçmişti üstünden? O zamanın ötekileri biz miydik? Yağmur gibi yağıyordu sorular. Birikiyordu zihnimde. Gece bir in gibi bastırmıştı tüm karanlığıyla üstümüze. Her birimiz gecenin bir ucuna ilerliyorduk.

Bitmek bilmeyen yol, trende bir vagon, vagonda üç insan: Selim, ben ve öteki. Hangi yüze baktıysam geçmişimi aradığımdan olmalı, tanımadığım bu adamda da kendime dair bir iz aramaktan yorgun düşmüştü göz kapaklarım. Uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordum. “Uyan,” diyordu bana öteki adam. Kulağımdan ayrılmıyordu sesi. “Uyan da bize bak… Ötekilere.”

 

– ekin şara özden

 

kapak fotoğrafı: ecre begüm bayrak