Kafamın bir köşesinde Bach hâlâ notalara basıp duruyordu. Yataktan doğruldum. Önce içimdeki müziği kıstım, sonra hızlı bir duş aldım. Bugüne özel kiraladığım takımı aceleyle üzerime geçirdim ve şirket arabasına doğru yürüdüm.
Araba yine zar zor çalıştı. Navigasyonu açıp “Teşvikiye Camii” yazdım. Bugünkü çalışma yerim orasıydı. Bir yandan yola bakıp bir yandan da 10 gündür üzerinde çalıştığım notları yüksek sesle tekrar ediyordum:
“Viyolonselist, 55 yaşında ata binmeyi çok seviyor. Viyolonselist, 55 yaşında, çay yerine oraleti tercih ediyor.”
Arkada çalan radyoda ise Bülent abla döktürüyordu:
“Kor, kor… Azgın yangınlarda canevim, ciğerim yanıyor. Zor, çok zor… Ne çektiğimi bir ben bir Allah biliyor.”
Tekrarlarıma ara verip sesi sonuna kadar açtım. Suretime dedim; “Yüzümün güldüğüne bakmayın.” Yüzümün en son ne zaman güldüğünü hatırlamaya çalıştım. Uzun zaman geçmiş olmalı ki aklıma gelmedi. O hatıra kutusunu yerine koyup diğerini eşelemeye devam ettim.
“Viyolonselist, 55 yaşında. Uyurken genelde ipek eşofman tercih ediyor. Viyolonselist, 55 yaşında. Yedi yaşından beri Fenerbahçeli.”
Son cümleyi tekrar ederken yanımdan geçen taksici camı indirip bağırdı: —“Allah başka dert vermesin abi!” —“Âmin kardeşim,” dedim.
Vitesi üçe taktım. Bülent abla ile birlikte yola devam ettik. Elimi direksiyona vura vura…
“Yok yok anam yok, tövbeler olsun. Çok çektim elinden çok… Aşk bana uzak dursun.”
Bir an duraksadım. Müziğin sesini tamamen kıstım. “Aşk bana ne zaman yakın durdu ki?” diye sordum kendime. Adım en son ne zaman bir kadının dilinde, unutması zor bir şarkıya dönüştü? “Çok uzun zaman oldu,” dedim. Belki lise. Belki üniversite. Güzel kadınlar gördüm. Gözler, dudaklar… eller. Hepsini, bu haşın ve layıkıyla tutulmamış parmaklarımla, bir yavru kediyi sever gibi tuttum. Sonunda hepsi tırmaladı.
Aşk… Bana en uzak ülke. Alaska’ya gitmek gibi.
Sonra bıraktım o düşünceleri; çünkü camiye yaklaşıyordum. Derin bir nefes aldım. Son bir tekrar: “Viyolonselist, 55 yaşında. Eşi beş yıl önce ölmüş. Onu bir an bile unutmuyor. Viyolonselist, 55 yaşında. Aşkın sürekliliğine hiç inanmıyor.”
Arabayı caminin kenarına park ettim. Ağlamalıydım; şimdiye kadar yüzüm gözüm şişmeliydi hatta. Ellerim titremeliydi, öyle girmeliydim camiye. “En iyi ben ağlarım,” diye beni gönderdiler bu cenazeye ama ağlayamadım işte. Arabayı kilitlemeden evvel torpidodaki suya uzandım, bir dikişte bitirdim hepsini. Suyu bitirdiğimde öğle ezanı okunmaya başlamıştı; yani hüngür hüngür ağlamam için fazla zamanım kalmamıştı.
Birkaç kez denedim. Aklıma çocukların taşla öldürdüğü kurbağaları, sapanla vurduğu kuşları getirdim. Bir iki damla düştü gözümden ama “Bu yetmez,” dedim. Ne kadar istemesem de, tüm hücrelerimden atmak istesem de onu, onu düşünmeden ağlayamayacağımın farkındaydım. Derin bir nefes aldım yine, sonra arabaya yaslandım. Gözlerimi kapattım.
Saçları düştü gözlerimin önüne; “Bir ömür bakacağım ya ben bunlara,” dediğim zeytin gözleri, o güzel gülüşü, elleri ve iç sesi. İç sesini duyardım onun ben. Ne ister o söylemeden anlardım. Susadı mı, acıktı mı? Hiç konuşmadan, bakışmadan dahi hissederdim. Her şeyin bittiğini de iç sesini duyarak anlamıştım neyse…
Ezan nihayet bitmişti; gözyaşlarım önümde ufak bir birikinti oluşturmuş, ellerimse titremişti. “Şimdi içeri girme vakti,” dedim. Birazdan gelir viyolonselin sesi, ruhumdaki acıyı biraz olsun azaltır diye düşündüm. Camiye doğru adımlarımı hızlandırmaya başladım.
Caminin önüne geldiğimde viyolonsel sesi gelmiyordu. “Herhalde erken geldim,” dedim kendi kendime ama cemaatin toplanmaya başladığını görünce bir şeylerin ters gittiğini anladım. Etrafı gözlemlemek için yavaş yavaş yürümeye başladım. Caminin girişinden itibaren sağda solda renkli renkli çelenkler duruyordu. Yakın gözlüklerimi ceketimin cebinden çıkarıp çelenklere doğru yaklaştım ve içimden okumaya başladım:
“Seni hiç unutmayacağız Malik hoca. – Terazidere İdman Yurdu.” “Sen mükemmel bir hocaydın. – Esenler Erokspor.” “Malik hoca önce yeşil sahada sonra kalbimizdesin. – Güngören Belediye Spor.”
Cebimden apar topar notlarımı çıkardım. Benim viyolonselci amcanın ismi Malik değildi. Buruş buruş olan kağıdı açtım, ismi okudum: “Berk Tuncerler, Viyolonselist, 55 yaşında, renkli şeylerden hiç hoşlanmıyor.”
Adımlarımı hızlandırdığımda etrafımdaki insanların bana baktığını fark ettim. Çünkü herkes gündelik kıyafetlerleyken, smokinle gelen bir tek bendim. Garipliğimi, herkes köşelere dağılmış gülümserken ellerimin titrercesine ağlamamı fark eden bir amca yanıma doğru geldi ve konuşmaya başladı:
—“Merhaba birader, ben Zeki. Abim Malik’i nereden tanıyorsun? Düğünden mi geldin ne yaptın, bu kılık ne Allah aşkına?”
İçimden geriye doğru saydığım bir on saniyem vardı. Uçlarından kıvrılmış zekâmı kullanıp bir şeyler bulmam lazımdı. Derin derin nefes aldıktan sonra elimi uzattım:
—“Merhaba Zeki abi, Rıza ben. Smokin Rıza. Esenler Erokspor’da Malik hocanın öğrencisiydim.” —“Aaaa memnun oldum Rıza. Ben çok gittim geldim abimin maçlarına, göremedim hiç seni.” —“Görmemen normal Zeki abi, çok durmadım zaten. Taşındık biz İzmir’e.” —“Anladım Rıza, ne kadar vefalıymışsın; koştun ta nereden geldin hocan için. Aferin sana. Kızmazsan bir şey soracağım.” —“Sor abi, başım üstüne.” —“Sana neden Smokin Rıza diyorlar?”
Durumu kurtarmak adına bir on saniye daha verdim kendime, sonra o on saniyeye kesik bir kahkaha atarak beş saniye daha ekledim:
—“Zeki abi, bir gün sahada hiç koşasım yok, bildiğin yürüyorum. Top geliyor vurmuyorum falan. Malik hoca kenardan seslendi: ‘Ulan Rıza, ne öyle smokin giymiş gibi yürüyon lan sahada? Düğüne mi geldin pezevenk?’ dedi. İşte o günden bu güne bana hep Smokin Rıza derler.”
Zeki abinin kahkahası tüm camiiyi inletti. Bizi izleyen meraklı bakışlar arasında ailenin diğer fertlerine baş sağlığı diledikten sonra Malik amcanın hikayelerine eşlik eden insanların arasında yerimi aldım. Şansıma cenazeye o gün Esenler Erokspor’dan kimse gelmemişti. Ben de pek gelmiş sayılmam ama bu haklı gururla yerimi aldım. Cenazeye gelen herkes Malik hocanın şen şakraklığından, ettiğinde cuk diye oturan küfürlerinden, gittiği her kulüp binasına kütüphane yapışından, kitap okumayanı ilk 11’e almayışından bahsediyordu. İçimden “Hakikaten iyi adammış,” diye geçirdim. Herkes anılarını anlattı, ben dinledim. Herkesin benden birkaç cümle beklediğini düşüne düşüne irkildim. Tam ağzımı açacakken hep birlikte, tabutun başında göz yaşı döken teyzenin ağıtlarına kulak kesildik.
“Malik,” diyordu, “Malik, bir sevdin, bir daha da sevmedin. Koymadın kimseyi yanına, bak şimdi tabutunu kaldıracak bir evladın bile yok. Malik canım kardeşim.”
Teyzeye bakışımı gören Zeki abi yanıma geldi. “Ablam,” dedi, “Büyüğümüz, en çok onun zoruna gidiyor işte bu durum, ne yapsın. Malik abim sevdi birini vakti zamanında. Babası vermedi. Abimin mesleğini beğenmedi. Sonra gitti kızını başkasına verdi. Abimse ölene kadar kimseyle evlenmedi. Neyse işte,” dedi. Gözünde biriken yaşları sildi, kalabalığın arasına tekrar karıştı, ben de arkasından gittim. Cümleler tükenmeye, gülüşmeler bitmeye başlamıştı. Bütün bakışlar benim üzerimdeydi, birkaç kelam ben de etmeliydim. İnsanları biraz olsun ben de güldürmeliydim ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Bu suskunluğumu fark eden bir amca boğazını temizleyerek:
—“Bre susak. Geldiğinden beri tek kelime etmedin. Yok mu canım Malik’imize dair hatırladığın bir şey?”
İçimden bildiğim tüm futbol terimlerini, izlediğim tüm maçları geçirdim. Bir on saniye düşündüm. Sonra amcanın yanına gidip elini, yanağını artık her ne varsa şapur öptüm; o on saniyeye bir 15 saniye daha ekledim. Tam kafamı kaldıracakken karşıda bankta oturup muz yiyen bir çocukla göz göze geldim, sonra boğazımı temizleyerek:
—“Amca,” dedim, “Malik hoca maç aralarında bir muz orta açardı tam adrese teslim, görmen lazım. Hiçbirimiz öyle muz orta açamazdık…”
Herkes kahkaha atmaya başladı. Zeki abi oradan beni kurtarırcasına lafa atladı:
—“Hakikaten ya. Kova Selim’e bile kaç tane gol attırdı o muz ortayla. Ağzına sağlık be Rıza, iyi aklına geldi,” dedi.
İmam tabutun arkasına geçince namazı kılmak için toplandık. Namazı kıldıktan sonra tam arabaya doğru gidip bu durumdan sıyrılmanın haklı gururunu yaşayacakken kendimi cenaze arabasında Zeki abinin yanında buldum. “Arabayı gelir alırsın buradan,” dedi Zeki abi, “Senin burada olman lazım.” Biz önde, Malik hoca arkada, İstanbul’u seyrede seyrede Eyüp’e doğru yol aldık. Arada epey bi mesafe vardı. Neden Nişantaşı diye bir süre düşündükten sonra sordum:
—“Zeki abi,” dedim, “Neden Eyüp Sultan değil de Teşvikiye’de kıldık namazı?”
Zeki abi bir süre yüzüme baktı. Sonra gülerek konuşmaya başladı:
—“Abim sayısal lotoyu ‘Belki bu zenginlerin şansı tutar’ diye hep Nişantaşı’nda oynardı. Git gel yaparken görmüş bu camiyi, bizimkilere demiş; ‘Benim namazımı bu camide kılın’.”
—“Anladım Zeki abi,” dedim, arkama yaslanıp İstanbul’u izlemeye devam ettim.
Malik hocayı ebediyete uğurladıktan sonra Zeki abiyle vedalaştık. İstanbul’a geldiğimde mutlaka ona uğrayacaktım. Arabanın önüne geldiğimde güneş batmak üzereydi. Arabanın camını açtım. Torpidodan sigaramı, çakmağımı, telefonumu aldım. Bir güzel yaslandım kaputa, sigaramı yaktım. Teşvikiye’ye karşı bir fırt çektikten sonra telefonuma bakayım dedim. Mithat tam 28 kez aramıştı. Numarayı çevirdim, telefonu kulağıma koydum.
Mithat bir süre sonra telefonu açtı:
—“Şevket kardeşim, cenazeleri karıştırmışız biz ya! Nasılsın, çıktı mı bir sıkıntı?” —“Yok kardeşim hallettim. Sen ne yaptın, hallettin mi?” —“Zor oldu ama hallettim kardeşim ya… Artık bir on sene falan klasik müzik dinlemem herhalde.”
Ömer ESKİ