Aynadaki suretim gözüme bir an yabancı geldi ama bir o kadar da tanıdıktı. Dudaklarımın olması gereken yerde, asırlık bir suskunlukla mühürlenmiş, etimle kaynaşmış kızıl dikişler duruyordu. İplik tenimi onlarca farklı noktadan yarmış, dudaklarımı ürkütücü bir somurtuşa kilitlemişti.
Bu dikişler aslında bana yabancı değildi. Onlar, anneannemin çeyiz sandığından anneme, ondan da bana geçen o lanetli mirastı. “Hanımefendi ol,” ilmeği. “Sesini çıkarma,” düğümü. “İdare et,” dikişi. Nesillerdir kadınların boğazına düğümlenen uyumlu olma zorunluluğu, benim dudaklarımda somutlaşmıştı.
Arkamda dikilen adamın varlığı, odaya yayılan ağır, genzi yakan şekerli bir parfüm kokusu gibiydi ama tatlı olmaktan çok uzaktı. Adamın adı önemli değildi. O sadece sınır tanımamazlığın ete kemiğe bürünmüş haliydi. Kocaman elini omzuma koydu. O dokunuşta bir sevgi kırıntısı değil, bir mülkiyet iddiası vardı. Sert avcu omzumda bir pranga gibi ağırlaştı.
“Yine mi o asık surat?” dedi. Sesi, zihnimdeki o ince camı çatlatan bir çekiç darbesiydi. “Çok geriyorsun kendini. Biraz gülümsesene! Kadın dediğin, etrafına neşe saçmalı.”
Midemde yıllardır biriken o zehirli safra, bir kaya gibi ağırdı. İçimdeki anlayışlı kız çocuğu karanlık bir köşede son nefesini verirken, yerini çok daha kadim, çok daha hırçın bir şeye bıraktı. Kaburgalarımın kafesinde uyuyan canavar uyanmıştı. Artık kurban olmayı reddeden, mağdur rolü oynamaktan tiksinen bir şey.
Adama döndüm. Yüzümdeki dinginlik onu daha da cesaretlendirdi. Bana doğru bir adım attı ve o iğrenç özgüveniyle duvarlarımı parçaladı. “Hadi ama,” dedi parmakları çeneme uzanıp beni o itaatkâr kalıba sokmaya çalışırken. “Gülümse.”
Ve o anda, sabrım değil, etimin kendisi parçalandı.
O kızıl dikişler, modern tıbbın açıklayamayacağı bir şiddetle parçalandı. Sessiz bir sökülme değildi bu; ıslak, lifli ve dehşet verici bir yırtılma sesi odayı doldurdu. Yanaklarım anatomik sınırları hiçe sayarak kulaklarıma doğru yarıldı.
Adamın yüzündeki kendini bilmiş ifade bir an dondu. Odanın ışıkları, cızırtılar eşliğinde söndü. Artık aydınlık yoktu. Sadece yüzyıllardır susturulanların karanlığı vardı.
“Neşe mi istiyorsun?” diye hırladım. Sesim artık bana ait değildi. Toprağın yedi kat dibinden, yakılan, yıkılan, yok sayılan milyarlarca kadının ortak gırtlağından gelen bir kükremeydi.
Ağzım insan fıtratına aykırı bir genişlikle açıldı. İçeride pembe, yumuşak bir doku yoktu. Zifiri karanlık bir boşluk ve o boşlukta parlayan, jilet keskinliğinde dişler vardı.
“Ben senin sirk hayvanın değilim.” diye gürledim. Sesimin şiddetiyle duvardaki ayna tuzla buz oldu. Cam kırıkları yere yağarken, adamın o sarsılmaz erkekliği, paçalarından sızan bir sıcaklıkla yere aktı. Korku. Saf, ilkel korku. Sonunda sıra ona gelmişti.
Köşeye sindi. O devasa cüssesi, karşımda titreyen bir avuç ete dönüşmüştü. Ellerini havaya kaldırdı. “Lütfen,” diye inledi. “Sadece şaka yapıyordum.”
Kan sızan, kulaklarıma kadar yırtılmış ağzımla ona o görmeyi çok istediği gülümsemeyi verdim. Ama bu bir tebessüm değil, bir avcının yemekten önceki tatminiydi.
“Ben de.” dedim üzerine eğilirken. Gölgem odanın tüm duvarlarını yutmuştu. “Ben de şaka yapıyorum. Ama sen gülmüyorsun.”
Karanlık onun üzerine bir kefen gibi örtüldüğünde duyulan tek ses, yüzyıllık açlığın nihayet giderilişinden doğan bir haykırıştı.
Naz Gezgin
