TERK

 

vesikalığımı çöpe attın mı?

 

 

Fırat,

 

İnsan rüyalarını anlatırken, bir duyulma ihtiyacı mı hisseder? Belki. Bir yardım, bir el uzatma, beni görün çağrısı, içimi bilin yakarışı. Ben de rüyamda bir ev gördüm. Yanık. Duvarlarında el izleri var. Camlar içeriden kırılmış. Birileri dışarı çıkmaya çalışırken; birileri de eve girmeye çabalıyormuş gibi sanki. Birimizin aidiyet arzusu ve diğerimizin kaçma isteği. Bir yandan tek başıma kalışımı inkar ediyorum. Halbuki seninleyken bile tek başımaydım. Hatta ben en çok, seninle birlikteyken yalnızdım. Biz iki kişiyken ben yarımdım. Seni tamamlamaya çalışan, eksiğini kapatmaya çabalayan yanım; benim varlığımın tamamından bile katbekat fazlaydı.

Başka bir yangınla gözlerimi açıyorum. Etrafa bakınıyorum, bir zamanlar gölgenin gezdiği duvarlar. Etrafa tekrar bakınıyorum, bir zamanlar pantolonunun, gömleğinin üzerinde gelişigüzel durduğu halı, toz bulutlarıyla kaplı.

Son zamanlarda başucumda bir bardak suyla uyuyorum. Uyumadan önce içimde bıraktığın yangını söndürüyorum. Bu defa sana yazmadan önce, doğruluyor ve bardağın dibinde kalan iki yudum suyla beraber ilacımı alıyorum. Stilizan hüznümü sabit tutuyor. Aşkıma saygı duyan bir ilaç. Ben de ona saygı duyuyorum haliyle.

Sen gittiğinden beri aynaya hiç bakmadım. Kendi yüzüme baktığımda bile seni hatırlıyorum. Olanlar için üzgünüm. Seni aramaktan kendimi alıkoyamadığım gecelerde sesin sakin, ama yabancıydı. Serindi; ama huzur yayan bir serinlik değil, yedi kat elin numarasını tuşlamışım gibi bir serinlik. Bir esinti, ziyan olmak, ve soğukluk.

Bir kapıyı çekip çıkmanın içte bıraktığı pişmanlıkla baş edemiyorum bu günlerde. Beni yakıyor. Uyumuyor, yemiyorum. Bunlar fiziksel şikayetler biliyorum.

Senden hiç haberim yok; ama bilirim sen her hissini çürütmeyi yeğlersin, üstelik farkında olmayarak yaparsın bunu. Ve fevkalade de becerirsin. Senin yerinde olmak demek, hiç acı çekmemek mi? Anıyı, anları yadsımak mı; yalnızken kanamak mı, yahut hiç derinleşmemek mi?

Sana şiir yazdığım kağıtları saklamayı arzuladığın için mi, yoksa yerlerini unuttuğun için mi toz tutar, eski kokarlar.  Değiştiremediğim, müdahale edemediğim, sevemediğim ya da örseleyemediğim her şeyi, en azından hafızamda tekrar yaşamaya çalışıyorum. Sayende, bir sokakta yürüme, karşıdan karşıya geçme gibi sıradan eylemler bile bana senin yokluğunu hatırlatıyor. Seninle yaşadığım olağanüstü bir senenin içindeki sıradan her şeyi özledim.

En zor kendimi ikna ediyorum. Mutlu anlarımızı hatırlayarak, ‘bir arada kalabilme ihtimalimiz gerçek olsaydı, ikimiz için de daha iyi olurdu’ ya inanıyorum.

Fırat, yangınım, rüyam;

Babamı kaybettik.

Çok acı çekti. Öyle çokmuş ki çektiği acı, giderken hepsini bize pay etti. Benim payıma düşeni, on kolum olsa da kaldıramazdım. Seni arasam belki de gelirdin onu son kez görüp helallik istemek için. Sana ‘Dicle bir kere ağlarsa, iki elim yakanda’ demiş ya tanıştığınız gün… Sakarya’da bira içerken nasıl da gülmüştük sen bunu anlattığında. Gözlerindeki endişeyi kahkaha atarken fark etmiştim o gün. Ama zaten ihtimal dahilinde bile saymazdım senin beni ağlatacağını. Karşında bir elin parmak sayısı kadar ağladıysam, hırkana sarılarak dünyadaki bütün ellerin toplamı kadar ağlamışımdır belki. Ağlamak ve ağıt sözcükleri arasında bir yapısal ilişki bulunamasa da, sana akıttığım her gözyaşı uzun bir ağıttı.

Kendime söyleyebileceğim, hiçbir şeyim yok; yazık ve keşke’nin haricinde. Geçen hafta ilk uzun yolumu yaptım. Babamın çekmecesinden arabanın anahtarını kaptığım gibi Sapanca’ya sürdüm. Hiç mola vermedim. Vardığımda, gölün kenarında uzun uzun oturdum. Boşluğa baktım bana seni tertemiz hatırlatsın diye. Seni detaylardan azat ederek konumlandırdım hafızamda. Bu hafızanın sahibi olan kadından hiç umudum yok. Aksi gibi, bu umutsuzluğu sürdürmekten başka bir alışkanlığım da yok. Kendimi taşımaktan ve kendimle yaşamaktan çok yoruldum. Bu ruha, bu ömre daha fazla katlanamıyorum. Beni o son gecemizdeki gibi göğsüne yaslasan, kalbimin sızısını duyabilir miydin?

Sol kolundaki büyük dövmeyi parmak ucumla tekrar çizdiğim o son günü içime parlak kontrastlı bir fotoğraf gibi mıhladım. Benim tenim seninkinde geziyor, biri tuval biri fırça misali. Resim yapıyoruz. Tenim tenine bir öğleden sonrasını çiziyor.

Kalbimde sana dair bir ‘an günlüğü’ tutardım. Anı günlüğü değil, seninle geçen saliseler toplamı. Rastgele bir sayfasını açsam gözlerimi kapatıp, bana güneşli bir gündeki son gülümsemeni koyardım önüme. Sakalların çok uzamış. Sen ve benden başka gören yok acıyı, biliyorum. Boğulan balığı senle benden başka fark eden yok. Ben neden hep, herkesin saygısı olduğunu düşünürdüm acıya, bilmem. Ama senin saygın olsaydı eğer kalbimin parçalanışına, kulaklarını kapamazdın sesime.  Ben de senin kadar yorgunum yürürken Cinnah’tan Güvenpark’a. Hafif de leylayım. Seninle bir yerlerde karşılaşma ümidim, önce sızıya sonra korkuya dönüştü. Sanırım artık sadece kaçıyorum. Yeni bir karakter yaratıyorum bu günlerde, ismi Hale. Hale’yi kendimin zıttı gibi yaratacağım. Bir yerlerde acısını bırakabilecek, acısına bir müddet sonra dönmek durumunda kalacak ve sonra kendinden kalan son ‘zerre’yi de acısıyla beraber ‘orada’ bırakıp yoluna gidecek. Benim gibi eksik, benim gibi hastalıklı bir ısrara sahip olmadan, yıpranmadan, yıpratmadan.

Fırat’ım, ömrüm, yolum benim, ruhum;

Senden sonra kapımı çalan yeni bir yılın ya da yeni bir yaşın, temiz birer sayfa olduklarına inanmıyorum. İnsanın her alışkanlığı, vücudu gibi. Ya da vücudunun bir devamı, yahut gölgesi. Tanıyorum vücudumu, vücudumun devamını ve ayrıca gölgemi de. Aynı yanlışları yeni bir yaşta da yapacağımın ayrımındayım. Görülecek başka kavşak kalmadı, her yolun sonundayım.  Acıyorum kendime. Ama bu acımak, kıyamamak değil. Buram buram acı akıyor içimden, ruhuma. Kendime kanıyorum oluk oluk. Sütyenimin kenarından taşıyor kanlarım, tırnaklarımı dolduruyor ve bir devlete dönüşüyor vücudum. Yüreğimdeki Filistin. Sayende kan revan, paramparça ve her caddesi harabe.

Saat dörde geliyor. Çok halsizim. Bilge Karasu, hiçolum’a bir güç diyor. Kendinden başlayarak herkesi ve her şeyi yokumsama gücü. Azımsama bile değil. Düpedüz yok saymak. Şüphesiz sahip olamam bu güce, konu sen ve seninle olan anılarımsa eğer. Usul usul çekilen bir sızı içimde, damlayan musluk gibi. Bir süre sonra duymazsın musluğun sesini, o hesap. Ne azalıyor, ne artıyor. Ağrının yerine alışıyorum; kalbimi gösteriyorum.

Seni aramak, seninle konuşmak istiyorum. Fakat kafamda yarattığım bir gerçekliğe inandığımın ve artık beni nasıl sevmediğinin farkındayım. Bir illüzyona kapılmış gidiyorum. Belki de bize dair hiçbir güzellik gerçek değil. İkimizin adının yarattığı tezat, bize kavuşmama emrini baştan veriyor zaten.

Aşk anlıktır. İç dinginliği. Sevdadır. Siyah elbisemi üstüme geçirirken Lolita’ya benziyorsun demiştin bana, iç geçirip. Rus romanındaki Lolita. Sızım benim. Anılara bunca anlam yüklememi hastalık sayardın, sana haksızsın diyemem. Ama senin ten yükünü artık taşıyamam. Sana dair hiçim. Yokum.

 

Fırat,

Bana inan. Seni seviyorum.