Ali soluk soluğa geldi yanımıza, oturdu, tişörtüne terini sildi, birkaç derin nefesten sonra
konuşmaya başladı;
“Hepsi toplandılar, Ömer yoktu bir tek aralarında, sonradan o da geldi ama baya kalabalıklar.”
“Olsun, bu sefer hak ettiklerini alacaklar, bize bulaşmak neymiş kafalarına vura vura anlatmak
lazım.”
Beş kişi ellerimizde sopalar ve zincirler bisikletlere atladığımız gibi toplandıkları parka
gittik. Öğlen sıcağında onlardan başka kimse yoktu parkta. Sessizce belediyenin yeni biçtiği
çalıların arkasına saklandık. Ali ve Serkan’a sol tarafa gitmelerini işaret ettim. Olcay
ve ben sağ tarafa gittik. Samet ortadaki yoldan onların dikkatini dağıtacak biz de sağdan
soldan üzerlerine çullanacak Allah ne verdiyse vuracaktık, plan bu yöndeydi. Öyle de
oldu. Yaklaşık sekiz kişiydiler ama bizim araç gereç avantajımız vardı. Vurduk, gözümüzü
kan bürümüşçesine vurduk, kim olduğunu hatırlamıyorum ama birinin suratına zincirle
vurduğumu ve vurduğum kişinin havada döndüğünü hatırlıyorum. Yüzleri gözleri morarmış
inleyerek kıvranıyorlardı yerde. Sıcağında etkisiyle kan ter içinde kaldık. Yetmemişti.
Ceplerini kontrol ettik ve üzerlerinde ne var ne yok hepsini aldık. Savaş ganimetlerimizi
ceplerimizde bisikletlerimize atlayıp doğruca çember’e gittik. Çember; etrafında ufak
ağaçların olduğu, ortasında 3 tane devasa meşe apacının olduğu mahalle arasında ufak bir
yeşil alandı. Etrafını saran küçük ağaçlar o kadar sıktı ki dışarıdan görünmüyordu. Tam ortasında
üç tane büyük taş vardı. Bir tanesi iki kişinin oturabileceği uzunluktaydı. Genelde
Olcay yere otururdu. Çember’e girdiğimizde yerlerimize oturduk, Olcay “Ben geliyorum
birazdan.” diyip gitti, “Nereye gidiyorsun ulan?” diye bağırdım arkasından ama cevap vermedi.
Yaklaşık beş-altı dakika sonra elinde beş tane kola şişesi ile geldi;
“E hava sıcak, o götlere vururken de yorulduk baya, alın için serinleyin, benden.”
“Kamil’cim bir şey demesin?”
“Ya ne diyecek? Beş şişe kolanın lafını yapıyorsa zaten kapsın dükkanı esnaflık yapmasın.”
Kendi aramızda gülüştük ve kolalarımızı içmeye başladık. Mutluyduk, intikamımıza almıştık
ama hak etmişlerdi, ilk kanı onlar dökmüşlerdi. Bir gün Samet tek başına dolaşırken
etrafını sarmışlar, ona hakaretler edip hırpalamışlardı. Arkadaşımızın intikamını almak için
fırsat kolluyorduk ve nihayet aldık. Birkaç saat Çember’de oturduktan sonra evlere dağıldık.
Evimiz bahçeliydi, bisikleti bahçe demirlerine bağladım. Yorulmuştum ve yorgunluğun
akabinde hafiften de karnım acıkmıştı. Annem yanında bir kadın ile bahçedeki çardakta
oturuyordu. Yanlarına gittim, çardağa adımımı attım, “Anne acıktım” demeye kalmadan
“Hah geldi azına sıçtığımın evladı” diyerek annem yerinden kalkıp bana bir tokat attı, şoka
girdim, hiç beklemediğim anda vurdu ve yere düştüm. Tokadın etkisi geçince annemin
çardakta beraber oturduğu kadının Mehtap teyze olduğunu anladım, Ömer piçinin annesi,
arkadan tanımamıştım.
“Vur Serpil vur, zincirle vurmuş evladıma elleri kırılası.”
Annem beni ensemden tutup kaldırdı;
“Ben sana kimseyle kavga etmicen demedim mi lan?”
“Anne valla ben bir şey yapmadım ya?”
“Lan çocuğa zincirle vurmuşun gözü çıkıyormuş az kalsın.”
Sinirden ellerim titremeye, sesim çatallaşmaya başladı, çok geçmeden ağlamaya başladım;
“Ne zinciri ya?”
Mehtap teyze annem bana vururken pis pis sırıtıyordu arkadan. Annem görmüyordu,
görse aslında davamızda ne kadar haklı olduğumuzu, kendi gibi oğlunun da ne kadar yanar
döner olduğunu idrak edecek, belki de “Ellerim taş olaydı da sana vurmayaydım evladım”
diye üzülecekti ama annemin de gözünü kan bürümüştü, bu sefer de terlikle vurmaya
başladı.
“Tamam Mehtap ben konuşucam onunla bir daha olmayacak.”
“Ay tamam kız sende fazla vurma çocuğa yazık, hadi ben gidiyorum benimki gelir birazdan
sofrayı hazırlayayım.”
Mehtap teyze yaptığı börekleri yemekten büyüttüğü koca götünü kıvırta kıvırta bizim
bahçeden çıktı. O gittikten sonra annem beni eve soktu. Salona geçtim, çekyata oturdum,
artık dövmez herhalde diye televizyonu açtım, saate baktım, Pokemon’un başlamasına on
beş dakika vardı. Annem salona geldi, bu sefer elinde oklava vardı;
“Eşkıya mı olucan lan sen benim başıma?” diye bağırdı, bu sefer de oklavayla dövmeye
başladı.
“Ya ne vuruyon ben bir şey yapmadım ya.”
“Lan çocukları dövdüğünüz yetmiyor bir de tasolarını almışsınız?”
“Ya biz taso filan almadık onlardan bizim tasolarımız zaten bunlar.”
“Bak bir de yalan konuşuyor hala, ben sana yalan söylersen döverim demedim mi lan?
Lan o Mehtap orospusundan bana neden laf getiriyorsun sen?”
Allah yarattı demeden vurdu, vurma dedikçe daha şiddetli vurdu, bir ara oklavayı bıraktı,
hıncını alamadı, omzumu ısırdı, morardı. En sonunda yoruldu da bıraktı dövmeyi. Mutfağa
gitti, bir sigara yaktı, ben salonda bağıra bağıra ağlıyordum, canım yanıyordu, mutfaktan
“Ağlama lan, git elini yüzünü yıka.” diye bağırdı. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım,
çok sinirliydim, halen ağlıyordum, yumruğumu sıktım, tam duvara vuracakken elim acır
diye vazgeçtim. Mutfağa gittim,”Açım ben.” dedim, “Poğaça var orda dünden kalma ye de
zıkkımlan ayağımın altında dolaşma.” dedi. Poğaça tepsisini alıp salona gittim. Bir yandan
ağlayıp bir yandan poğaçamı kemirirken Charizard’ın Magmar’ı tokatlamasını izledim.