Zerre

Salçaların parasını ödemek için cüzdanımı çıkardım. Yine cüzdanın yanlış tarafını açtım ve Cahit’in fotoğrafına dalıp gittim. Cahit benim geçmişim, birçok felakete uydurduğum sebepti. Bu fotoğraf olayı artık sadece benim bildiğim bir huyum olmuştu. Cahit’in böyle huyları yoktu. Onun cüzdanında sadece çocuklarının fotoğrafları vardı.

Evimi de yıllar öncesine ait şeylerle doldurmuştum. Eve girdiğimde yazgımı en baştan izlerdim. Giriş kapısının yanında kitaplığım vardı. En üstte de Cahit’in yazdıkları. Basım yılları arasında çok az fark vardı. Yazmasını engelleyen bir şeyden kurtulmuş gibi peş peşe çıkarmıştı kitaplarını ve hepsini çocuklarına ithaf etmişti. Kitaplığın yanındaki rafta babamla annemin fotoğrafı, en çok da Sumru ve ben vardık. Kaybolmuş ne varsa, birkaç rafta toplanmıştı. O günler uzakta kaldı, ben de geçip gitmek zorunda kaldım. Cahit’in gittiği senenin Aralık ayında Oğuz Atay ölmüştü. Giderken bıraktığı kâğıt parçasının sözlükteki karşılığı bir yazılı metin türü değildi. O kâğıt benim vurgunumdu.

Rinda,

Virgülü koyduktan sonra beklemiş, kâğıtta kocaman bir mürekkep lekesi bırakmış. Düşünmüş, sıkılmış belki.

‘Rinda, gidişim bir benimle ilgili. Kendimi bir insana değil, yazdıklarıma adamak istedim. Belki beni bunu yapmaya zorlayan tek şey senin kendini bana bu denli adamandı. Bunu taşıyabilecek kadar güçlü bir kadın olmadığını düşünsem asla yapmazdım. Seni kendim kadar düşündüm. Lütfen iyi olmaya çalış.’

O kâğıttan sonra Cahit’e ulaşmaya çalışmamıştım. Bitirdiği bir şeyin devamı gelemezdi. İnsan ne yapardı Cahit yokken? Cahit’in daktilosunun, tuvallerinin ve boyalarının olduğu odaya gider, beklerdim. Beklediğim şeyin ne olduğunu da bunca yıldan sonra bile öğrenemedim. O haftalar Sumru’yla ve annemle konuşmamış, büroya gitmemiştim. Alakasız manavlardan alışveriş yapmaya başlamıştım. Eve hep aynı saatte dönüyordum. Kavşaktan sağa dönecekken görme engelli bir dilencinin sesini duyuyordum. Her gün aynı sesi duymak bana aynı şeyleri düşündürüyordu.

Belli başlı üç beş şeyi hatırlamakta ısrar ediyorum Cahit. Eski evinin bir arka bahçesi vardı. Dünyanın bütün arka bahçelerini gördüğünü yazan Nilgün bile görmemiştir o arka bahçeyi. Seni bir kere bahçe kapısının önünde otururken izlemiştim. Ekmekleri koyduğun kırmızı leğeni, bayatlarını ufalayıp pervazın önüne koyuşunu…

‘ Kuşlara mı verelim çöpe mi atalım?’

Sen benim hayatımdan, o kapıyı açar gibi kolay çıkmıştın. Cahit ben bıraktığın acının cemini kolay hesaplayamadım.

Bir akşam eve döndüğümde kapımda bir not buldum. Sumru’dan. O sarı küçük kâğıtlarından tanımıştım Sumru’yu, lisede de cüzdanında hep onlardan olurdu.

 

‘ Rinda, annen beni aradı. Meraklanmış. Bürodan da aradılar. Aramalara geri dön.’

 

Eve dönmemi bekleyemeyecek kadar yoğundu. Sumru’yla, Cahit’e kadar hep aynı hayatları yaşamıştık. Cahit’ten sonra Sumru benim uzağıma düşmüştü. Önce evlerimiz ayrılmıştı. Evlerimiz ayrıldığında mevsim kıştı. Sumru’nun o dönem maaşı kesilmişti. O buz gibi evde otururken ben Cahit’in yanındaydım. Sumru asla çocuk sahibi olamayacağını öğrendiğinde de öyleydim. Ben hep Cahit’in yakınındaydım.

Baharda Sumru bakanlıkta çalışmaya başlamıştı. Ben hala aynı masadaydım. Baharın sonunda Sumru yurtdışına gitmişti, iki ay dönmeyecekti. Onu birkaç kere aramıştım ama sonra aramalarım kesilmişti. Sumru’yu tam dört aydır görmediğimi evdeki salçaların bittiği gün anlamıştım. Balkonu salça kutularında yetiştirdiği çiçeklerle doldurduğu gelmişti aklıma. O dört ayda Cahit’in evin her yerine dağılmış fırçalarını, kitaplarını toparlamış; nereden bulup da eve getirdiğini anlamadığım ses kaydeden aletlerinin tozunu almıştım. Yıllardır seslerle ve dillerle ilgili bir tez yazıyormuş. Diyarbakır’a, Batum’a, Budapeşte’ye, Cenevre’ye; gençken hep çantasında taşıdığı defterinin arkasına not aldığı bütün şehirlere gitmiş tezi bitirebilmek için. Ama içine sinmemiş hiç. ‘Bittiği zaman emin olacağım bittiğinden’ demişti.

 

Sumru’nun hayatımdaki payını, Cahit’i yücelttiğim kadar kolay azaltmıştım. Fakat o sanrılı zamanlarımda Cahit’in gidişinden haberdar olsun; hatta olmak isterse yanımda olsun istemiştim. Onu görmediğim o dört aya Cahit’in gidişinden sonraki zamanı eklediğimde bir asır oluşuyordu aramızda. Bu yüzden telefon etmek on dakikamı almıştı. Telefonda sanki Sumru değil de bir yabancı açmıştı. Onu görmek istediğimi söylediğimde, taşındığını, istersem yeni evine gidebileceğimi söylemişti, isteksiz bir tonla. Bunu duyunca etrafa bakınmış, Sumru’nun bir ara kapıma bıraktığı kâğıtlardan birinin arkasını çevirip, adresi not etmiştim. Sesi buz gibiydi, ben de başka türlüsünü bekleyemezdim.

Sumru’ya gitmeden önce, eski evine gitmek istemiştim. Çok eskiden, bizim oturduğumuz eve. Bina hiç değişmemişti. Sumru kapıyı değiştirmişti. Eski kapının altına, soğuk gelmesin diye havlu sıkıştırırdık. Binadan çıkmak üzereyken merdivenlerin kenarında duran bir şeyi devirmiştim. Sumru’nun salça kutularından birini. İçindeki çiçekler solmuştu. Ellerimin ve çenemin titreyişinin sebebinin soğuk olduğuna inandırmıştım kendimi. İki otobüs sonra Sumru’nun yanında olacaktım. Sadece bedenen yanında olacaktım.

Babamla ne zaman şehir içinde otobüse binsek, inene kadar o konuşurdu. Evde de annemden çok onun sesi duyulurdu. Hayrandım ona.  Onun sözlüklerine, çevirilerine özeniyor oluşum mesleğimi belirlemişti. Öğütlerinin hepsi bir cümleye dökülürdü.

‘ Kızım, vazgeç. Kolay olsun senin için vazgeçmek. Çoğu kız güçlüdür alelade bir erkekten, hem maddi hem manevi. Kız çocuğu vazgeçmesini bilecek.’

Babama benzeseydim biter miydi benim bu sallantım? Bize tercih ettiği hayat onun gücünün eseri miydi? Babamdan sonra, uzun süre annemin çığlıkları uykularımı bölmüştü. Annem aylarca konuşmamış ve aylarca evden çıkmamıştı. Sumru’dan başka aile ferdim yok gibiydi. Üniversite sınavıma tek başıma gitmiştim.

İkinci otobüsün üçüncü durağında inmiş ve uzun bir cadde yürümüştüm. Binayı buluşumdan sonraki dakikalarım sessiz film gibiydi. Sumru bana ballı çay yapmıştı, eve girdiğimde masanın üzerinde duruyordu. Birlikte yaşarken de eve her girdiğimde, çay masanın üzerinde dururdu. O gün Sumru hiçbir konu açmamıştı, işi dışında. Ben de sadece Cahit’in gidişinden bahsetmiştim.

-Cahit’i sırtında taşımaktan başka ne yaptın zaten, dedi. Bıkkınlık akıyordu yüzünden. Masanın üzerindeki toz şekerleri parmağıyla toplayıp bir peçetenin üstüne bırakmakla uğraşıyordu bunları söylerken. Tezgâhın üstünde ilaçları vardı. Daha da çoğalmışlardı. Lisedeyken de çantasını kitaplardan daha ağır yapardı bu ilaçlar.

-Özür dilemek istemiyorum Sumru, tutuldum. Tutkun olduğum için göremedim belki seni ve annemi.

-İlacın Cahit olsaydı, biz yine hayatında olurduk Rinda. Sen bütün evreni Cahit sandın.

Konuşmadığımız her saniye Sumru uzağıma gidiyordu. Masanın üzerinde duran defterine baktım. Eskiden bu kadar kabarık değildi. Her sayfası, her günü doluydu. Sumru acısını hep somut şeylerle kapatmıştı. Hiç göz göze gelmemiştik o gün. Vedalaşırken birbirimize sarılmamıştık. O günün anılarını birkaç dilin en gündelik kelimeleriyle yazabilirdim. Eve gitmeden önce annemi de görmek istemiştim. Tedavi gördüğü yıllarda psikolog bize taşınmamızı, annemin o eve ve evdeki belli başlı eşyalara ucu babama dokunan anlamlar yüklediğini söylemişti. Annem ev değiştirmeye ikna olmamıştı.

Kapıyı açıp karşısında beni gördüğünde yüzünde yıkık dökük bir gülümseme oluşmuştu. Elinde külü düştü düşecek bir sigara vardı, saçlarını birkaç gün önce şöyle bir toplamış, bir daha da dokunmamış gibiydi. ‘ Gel, gel hoş geldin anneciğim!’ dedi, önüme bir çift terlik attı. Ben terlikleri giyip kapıyı kapatırken alelacele gidip duvardaki yamuk çerçeveyi düzeltti. Düğün fotoğraflarının olduğu çerçeveyi. Mutfağa geçtik. Televizyon açıktı.  Bulaşık makinesinin içinden bir bardak çıkarıp lavaboda çalkaladıktan sonra bana çay koydu.

-Ben de sana ulaşamayınca, Sumru’yu aramıştım. Ama ne zaman, taaa… Hatırlamıyorum yani. Neler yapıyorsun?

-Anne, dedim. ‘ Cahit gitti geçenlerde.’

Güldü, Cahit’ten ilk bahsettiğimde de böyle gülmüştü. Ekmekliğin üstünde duran ilaç kutularından birinin içinden bir hap aldı, benim çayımla yuttu. Tezgâhtan destek alarak karşımdaki sandalyeye oturdu.

-Gittiyse gitti aman, ben senden daha çok arafta kaldım. On yedi yıl bir ömür eder.

Bir şeyler sayıklayarak dizlerini ovalamaya başlamıştı. Aramızda gidip gelen tek şey televizyondan gelen reklam müziğinin sesiydi.  Elleri titriyordu. Sesi yükseldi.

-Ben kaldım bak! Şimdi baban benimle mi? Değil! Nerede? Kocaman, bambaşka bir evde, hayatı benim mutfağımdan derli toplu! Ben neredeyim?

Konuşmadık. Göz ucuyla onu izledim. Titremesi yavaşlayınca odasına gitti. Evden bir türlü çıkıp gidemiyordum. Bir ara bir haberin son cümlesini duyup televizyona baktım.

 

             …  annenin, çocuğunun cesedine sarılmışken çekilen fotoğrafı yürekleri dağladı.

Bir yudum alınmış zehir gibi çayın yerini değiştirmeden kalktım, terlikleri çıkarıp duvarın dibine bıraktım. Çıktım. İşlek bir caddeye doğru yürüdüm. Bütün tezgâhlar, ışıklar, arabalar, âşıklar, âşık olunanlar, sesler, kahkahalar, sinemalar, kumarlar, zarlar, kurallar, hepsi Cahit oldu. Onu düşünmek, varlığıyla kıyaslanamasa da hayatımı yemyeşil yapıyordu. Ben dünyanın yeşilliğini Cahit’e yormuştum. Gözlerimi kapattığımda gördüğüm küçük parıltıları Cahit çizmişti. Cennet Cahit’te cem olmuştu. Hayatım soyut bir ithaf listesi olmuştu ondan sonra. Uyanışlarım Cahit’in uyku mahmurluğu, gri hırkası, kısık sesi, sevdiği günler içindi. Onun sevdiği renkte bir iltihap akıyordu ruhumdan. Cahit için. Sadece Cahit için. Dünya yanıyor ama ben Cahit için acı çekiyordum. Dört dilde yazabileceğim her anımın cemi onun adı olacaktıHerkese Cahit nerede diye soracaktım, kimse beni göstermeyecekti. Ses ve gölge leke bırakır. Gölgesi benliğime sindi. Sesi duyduğum tek sesti.

Salçaları torbadan çıkarıp dolaba koydum. Elime su dolu bir bardak alıp balkona çıktım. Balkonu dolduran salça kutularında büyüttüğüm çiçekleri suladım. Sumru bunu yapmayalı kim bilir kaç yıl olmuştur.

Kız çocuğu, haricinde ne varsa iteklemesini bilecek yeri geldiğinde.

Ah Cahit, kalbimin ve senin ses tellerinin karşılıklı oturdukları zamanları özlüyorum.

 

Please follow and like us:
Sıla Mutlu

Sıla Mutlu

Bana kalırsa bütün bu kalem kağıtla haşır neşir olma sebebim annemle babamın görev yerleri olan o küçük köydü. Sessiz sakin ve çok durgundu, benim genelde olduğum gibi. On iki yaşımdan bu yana elime kalem almadığım bir günü hatırlamamakla birlikte bundan sonra da öyle bir gün olacağını sanmıyorum. Bir şeyleri izlemeyi, uzaktan uzağa sevmeyi, sonra da o sevdiğim şeylere yazılarımda yer vermeyi seviyorum. Gerçekten bağlandığım ve kendimi yakın gördüğüm her insana günlüklerimi okutuyorum. İnsanların benimle konuşmaktan ziyade, beni okurlarsa hakkımdaki her şeyi daha net bir şekilde öğreneceğine inanıyorum. Şunu da eklemeden bitirmek istemiyorum, Tutunamayanlar’daki Günseli karakterini bana benden daha çok benzetiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir