zamanın doğrusal olmayışına iltifat

 

 

Je t’aime,
ceci n’est pas une déclaration d’amour.

Kısım 1: Çemberdeki Günah

Kar henüz yağmaya başladı ve kirli bir şehirde sıra sıra dizilmiş meşe, çam ve nadiren rastladığım incir, dut ağaçları; çarpık ve bazen de yılan gibi kıvrılan, yağmurun yer yer çamura dönüştüğü yer yer uzun atlayışlara sebebiyet verdiği su içinde kalmış sokaklar; bazı bazı pencere kenarları ve bu pencere kenarlarındaki bazı bazı dinlenmeye ve dinlemeye ihtiyaç duyan insanlar üzerlerine beyaz bir örtünün çekilmesini bekliyorlar. Yani yine bir öykünün peşinden koşamayacak kadar yorgun ve bir mektubun getirilerini kabul etmiş bir hâlde, olan biteni bir pencere kenarından seyredip şimdi yazılan bir mektubun geçmişi ve geleceği hangi kollardan bağlayacağını merak ediyorum. Zaten insan yaşıyor olduğu şimdiye, yaşadığı geçmişi sürekli taşıyarak ve içten içe ansıyarak; yeniden doğabilecek gözlerle dünyayı görmeyi engellemez mi ve insan sevmek istediği şeye kendi geçmişinin günahlarını sıçratarak, benim burada tanıdığım günahlar var, deyip ağır ağır uzaklaşırken; oysa sevmek geçmiş sonbaharla bu sonbaharın iç içe geçtiği bir yerde, solgun bir alevin geceyi gördükçe harlamasında ve sevmeyi görev edinmiş bir tanrının, zamanın ötesine giden bir dervişin tasvirine göre saçları güneşe değdikçe sararan bir su perisinin peşinden koşarken onu, babasına ve anamıza kendisini kurtarmaları için yalvartacak kadar kendini kaybetmiş tanrının kalbindeki altın oku suçlayan gölgesizlerin abartısında değil midir; gibi romantik cümlelerin var olduğuna ve var olacağına yaslanıp affetmek, affedilmek eylemlerinden habersiz bir şekilde zincirsiz bir yaşamın olduğuna inanmaya devam edip uzaklaştığı yerde zincirini geçmişinde büyüttüğü bir ağacın gölgesine bağlamaz mı? Yani yine dönüp duran bir zamanın ortasında anlatmak istediklerimi çok uzak noktalarda biriktirdiğim için iyi edebiyat okurlarına dahi uzağım. Masamı pencerenin karşısına çektim. Bu mektubun karşısında oturmuş tek yaprağı kalmış bir ağacı seyrederken yazmakla yaşamak arasında gidip geliyorum. Kitapların ve yaşamakların büyüttüğü yazarları düşlüyorum. Kar ince ince yağmasına rağmen eminim ki o tek kalan yaprağa değdikçe balyoz etkisi yapıyordur ve yine yıllardır ritmine takıldığım, manasının peşinde koştuğum; kar neden yağar kar; cümlesi beyazın her düşüşünde kulaklarımda fısıldaşıyor. Ha-ha! Hasan Ali Toptaş ve evet deli saçması, sırlanmış paragrafların hissiyatlı iç dünyaları. İyi edebiyat zaten biraz da can havliyle yazılmış deli saçması metinler değil miydi; yoksa seninle iyi edebiyat üzerine tutturamadığımız düşüncelerimiz mi vardı? Peki, peki, o zaman sana yine bir yazamama projesi sunuyorum. Bu mektuba bir cevap yazmayacaksın elbette.

***

Rusya, bin sekiz yüz altmış beş yılı, kış mevsimi, hem de boğazkesen rüzgârların sokakları kavurduğu bir kış ilkindisi, Gonçarov evinde bir mektuba başlamak üzereydi. Neyden bahsetmesi gerektiğini düşünürken aklına yazdıkları ve yaşamak geldi ama hangisinin gerçek olduğunu anlayamadı ve mektuba, belki de git gide yazdıklarıma dönüşüyorum, cümlesiyle başlamak istedi hatta başladı da ve yıllar sonra yine bir kış ilkindisinde işten çıkıp eve gidecek olan bir adamın masasında uzaklardan gelen bir mektup vardı. Mektubu okuduktan sonra yaşamaya alışmadığını ve her an tetikte olan bu eylemi anlamlandıramadığını fark etti, kendini sokaklara atmak istiyordu ama bu soğuğu ciğerlerinin kaldıramayacağını anladı ve ona devredilen mektubun yanına, zihnimi aynalara bölüştürebilseydim her birinin yansısını görüp ne düşündüğümü ve seni ne kadar arzuladığımı sana kanıtlayabilirdim, sana sade benimle anlam bulacaksın diyemem çünkü sen tek başına da bir gölgesin, yazıp bu mirası devretmek üzere mektubu posta kutusuna attı. Hemen ardından evini ve babasını düşledi, ölüm sessizliği eşliğinde saatlerce yazacağı öyküleri ve yine babasını düşledi. Yine zaman geçmişti ve Paris İkinci Dünya Savaşı’nı atlatmış, sokakları eski romantizmiyle dolmaya başlamıştı. Vitrinlerde sıra sıra yanan mumlar, restoran ve kafelerdeki gaz lambaları sokağa taşıyor, şehri devasa bir kiliseye dönüştürüyordu. İnsanlar sokaklara dizilip, oturuyor; gökyüzüne, kubbeye ve Meryem’e, yani birbirlerine bakıp sürekli bir “amen” fısıltısıyla gördükleri alevlerin karşısında sükût ediyorlardı; köprülerin üstünde öpüşerek birbirlerini ve özgürlüklerini tekrar keşfeden sevgililere de gelirsek, onlar bu şehrin müziğini bahşedenlerdi. Sonra hemen şu köşedeki antikacının üzerindeki çatı katında yaşayan, eylemsizliğin putunu yapmış biri vardı. Yine bir kış ilkindisiydi ve adam yaprakların üzerindeki kırağıyı seyir halindeydi. Çekmecesinden bir kâğıt çıkardı ve diğer iki mektubun üzerine koydu. En düz hâliyle, bilgelik denen şey aslında, sürekli bir düşünüp taşınma, yani ilk hareket olarak eylemsizlikten başka bir şey değildir, diye yazıp mektubu bitirmek istemişti ama biliyordu ki biliyorum ki bir mektup ruhun yahut mekânın hâl ve hatırını da içermelidir. İşte tam da bu yüzden mektubu, çatı katından ayrılıp bir bunaltı hâliyle zihnimi bulantı içerisindeki sokaklara taşıdım, bunların hepsine ahşap döşemeler sebep olmuş olmalıydı, kendi evime varamadığım bu Paris günleri artık sürgün küçük bulutlar gibi bir uzun sonbaharın ardından diğer bir uzun kış günlerini küme küme topluyordu. Çatı katından ayrıldım ve Mirabeau Köprüsü’ne gittim, köprünün üstünde Seine Nehri’nin karşısına dikildim ve intihar kelimesini saplantılı bir hâlde durmadan düşündüm. Bunların yerine sana daha çok eylemsizlikten bahsetmek istedim ama bu dalgınlıkla balıklara dönüşmekten korktum, diye bitirmiştir. Bunun ardından hemen bir başkası, ışıkları yakıp söndüren bu kitle benden ve düşüncelerimden ayrı büyümekte, hemen anlamlandırılmalıyım aksi takdirde yaşamak uzuv kaybedecek, diye düşünüyordu. Haliç’teydi. Elbette bir kış ilkindisiydi. Adam beyaz mantosuna sarınmıştı. Balıkçıların sırtından adımlayarak Galata’nın arkasına düşen dostunun evine gidiyordu. Köprünün Karaköy ucunda durdu. Birkaç martıya, bazı bazı denizi ütüleyen vapurlara karşı sigarasını tüttürüp balıkçılara bir an baktı. Kafasını eğdi, tekrar mektuba göz gezdirdi ve cebine koydu. Ben de artık bir hikâyenin parçasıyım, diye düşünüyordu. Bugün belki de daktilonun başına geçip Vüsat’a o mektubu yazmalıyım. Beni durmadan tüketen, sorduğum her sorunun yanıtsız kalmasıyla benliğimi kemiren bu toplumu, bu ülkenin ruhunu anlatmalıyım. Mantosunu boğazına kadar ilikledi ve atkısının ucunu sırtına doğru savurup, kendi evine varamayacağı o günde dostuna doğru hızla yürümeye başladı. Eve girdiğinde hemen, benim Bafralardan kaldı mı, diye sordu. Kadın gözlerini yere devirip bir an duraksadı ve, hah evet daktilo masasının çekmecesinde bir tane bırakmış olmalısın, dedi. Ardı sıra sormaya devam etti, günün nasıl geçti, hemen mi yazmaya başlayacaksın, bugün hangi bölümdeyiz, sence de noktalama konusunda biraz abartmıyor musun? Adam gülümseyip, hemen yazmaya başlayacağım ama bugün roman yazmayacağım sadece bir mektup, bu yüzden dinlen sen, çeviri yapmana gerek yok, dedi. Kime, diye sordu kadın. Vüsat’a sadece bir miras. Kadın kafasını sallayıp salona gitti. Adam içeriye geçti. Cebinden mektubu çıkardı. Daktilonun yanına koydu. Köprüden geçerken düşündüklerini ezberlemişti.

***

Sevgili Vüsat, masanın başına geçtim ve çekmeceyi açtım. Bir sigara çıkardım, yaktım. Sırtımı geriye yasladım ve derin bir nefes çektim. Üfledim, aniden oluşan puslu havanın ardındaki tabloyu yeniden keşfettim. Avuçlarım sızladı birden ve kan damlamaya başladı ellerimden. Oradaki gökyüzünün altındaydım, camgöbeği. Bugün bir mektup aldım ve sana bu mektubu anlatmalıyım. Sen de beni hemen anlamlandırmalısın çünkü bugün balıkçıların sırtından yürüdüm, çünkü bugün bir çam kozalağının yanından geçerken bir çam kozalağı olmayı düşündüm. Dumanın oluşturduğu pusun ardındaki resmi ilk defa dört ay önce görmüştüm. Sevim son fırça darbelerini vuruyordu. Hantal gövdeli, sakallı bir adamın çarmıha gerildiği bir kadın eliydi bu. Ürpermiştim Vüsat, tıpkı bugünkü gibi. Bu öğlen evime gittim. Kapının önünde uzunca bekledim. İçeri giremiyordum. Ne kapıyı açacak biri vardı ne de kilidi çevirecek cesaretim. Fikriye’nin ölümün ardından bahçeye düşmüş çam kozalaklarını ve içime düşmüş cam parçalarını kimse toplayamıyordu. Her zaman olduğu gibi yine haklısın Vüsat, gördüğün üzere mevzubahis olan mektuba hâlâ gelemedim. Ama bu yağmur durmuyordu ve ben kendimden dışarı çıkamıyordum. Olmadık şeyler düşlüyor, olmadık şeyler görüyordum. Ya konuşuyor olsaydılar, o zaman vay halime mi demeliyim. Kimseye gidemiyordum, mutsuzluğumu, sürekli mutsuzluğumu, yaşıyordum. Bakkalda ekmek zamlanıyordu, işi bıraktım, cebimdeki parayı sayıyordum. Kar yağıyordu ilkindi vakitlerinde, pencereden tek tek seyrediyordum. Hiçbirimiz sadece kendimiz olduğumuz için başkalarına armağan olmuyorduk ve ben ne kendimden ne de kendimi içeriye alan mutsuzluğumdan verebiliyordum. Uğur’un gidişinin ardından Sevim de romanımı çevirmediği ve resim çizmediği vakitlerde ıhlamur demleyip ya sokağı seyredip sigara tüttürüyor ya da daracık odasında kemanıyla oynaşıyordu. Bazan onu seyredip çokça heyecanla doluyordum, bazan ise seyrimin ortasında ansıdıklarım yüzümü çöktürüyor, gözlerimi kızartıyordu. Sonra o çizdikçe, ben ürperiyordum. Öyle kalakalıyordum ama bu yağmur durmuyordu Vüsat. Bugün de, bu kış ilkindisinde, yağmur durmamıştı ve ben, ağız dil vermeyen evimin önünde bir vahyin gelişini bekliyordum. İşte asıl mevzumuz olan mektubu da hemen orada kapının önünde bulmuştum. Borç kâğıtlarının, faturaların, yayınevlerinden gelen kitapların arasında simsiyah rengiyle kendini belli ediyordu. Günler sonra ilk defa kapıya o kadar yaklaşarak mektubu aralarından aldım. Üzerinde ismim yazıyordu ama daha sonra açınca anlayacaktım ki bana gönderilmişti sadece, bana hitaben yazılmamıştı. Zarfı cebime koyarken, başsağlığı dileyen ve yazarlığımı öven bir mektup olduğunu düşledim. Turgut Bey, öykülerinizi, olmadı böyle, daha samimi bir giriş olmalı, Sevgili Turgut Bey, tamamdır. Öykülerinizi okurken, bunca zamandır neredeydiniz, diye soruyorum kendime. Evinde kedisini seven yalnızların öykülerinden pek de sıkılmıştık canım, yeni bir soluk veriyorsunuz bence, gazeteler neden etraflıca sizden bahsetmiyorlar anlamıyorum. Anlamazsınız hanımefendi çünkü onlar bizim ismimizi yazmaktan çekinirler, yok, daha doğrusu kapatılmaktan, korkarlar. Bu arada duyunca çok üzüldüm, başınız sağ olsun. Ama bu da sizin için bir malzeme galiba, karıma malzeme diyor Vüsat inanabiliyor musun, karısı ölen bir yazarın hikâyesini yazarsınız artık, yok yahu bu roman olmalı. Şimdiki öykülerde hep bir adalar, hep bir adalar vallahi Sait Faik Bey görse bunları terlikle kovalar. Ama siz öyle misiniz, aman Tanrım, Ada Yayınları’ndan çıkan son öykülerinizin hepsi bir zaman bilmecesi, gibi zırvalar olmasını ister miydim sence Vüsat. Olmuyordu işte, sen haklıydın kendi acımı bulaştırmadan bakkala dahi gidemiyor, şu lanet mektuba bir türlü gelemiyordum. Zaten Türker ağbiye de iki paket sigara borçlandım, sen olsaydın, senden alırdım.

Bahçeden çıkarken, Nevizade’ye gidip iki duble rakı içeyim, dedim. Eskiden olsa içmeye başlamak için akşamüzerini beklerdik. Fikriye kafamın etini yerdi, hadi Vüsat ağabeyi ara da canı ne yemek çekiyormuş, ona göre hazırlayayım. Sabahtan seni arardım sonra, yok yahu yorulmasın kadıncağız derdin, misafir umduğunu değil bulduğunu yer derdin, Fikriye bu sefer senin kafanın etini yerdi. Tamam Fikriyecim tamam, o zaman bir düşüneyim, hmm, evet, vallahi ana yemekte imam bayıldı olsun yanına da şöyle kuş üzümlü, tereyağlı pilav, oh valla mis, gerisi de size kalmış, benden bu kadar Fikriyecim, derdin. Fikriye de tatmin olduktan sonra beni manava gönderir, patlıcan aldırırdı. İlkindi vakti oldu mu elinde rakıyla gelirdin, iki duble koyardık. Salona geçer pencerenin karşısına oturur demlenirdik. Yeni çıkmış plakları dinlerdik, Fikriye hepsini alır dinlerdi çünkü, daha Son Arzum bitmeden Ferit çıkagelirdi. Ohoo, erkenciyiz bugün Ferit Bey, nerelerdesiniz. Yayınevini erken kapatayım dedim yahu hem fazladan gelecek iki dosya sizden muhabbetinizden önemli değil ya, der otururdu karşımıza. Bir duble de ben alayım bari, yemekten önce kendimize gelelim. Gelen son dosyalardan bahsederdi, cebinden tabakasını çıkarır bana uzatırdı, ağbi şöyle bir tane sar da ne konuştuğumuzu bilelim, derdi. Bunun zıvanası nerede Ferit, unutmuşum ağbi, deyip cebinden çıkartırdı. Bir müddet susar hazır olmasını beklerdik, hazır olunca yavaş yavaş ateşlerdim sonra sana verirdim, sen de Ferit’e. Gelen dosyaları heyecanla anlatmaya başlardı Ferit, biz de genç kuşak ne yapıyor tahmin etmeye çalışırdık.  Kapı çaldı. Nazlı ile Gürsel’dir kesin. Fikriye mutfaktan bağırdı. Turguuutt, kapıya bakar mısın, ellerim dolu. Koştur koştur kapıya gittim. Hoş geldiniz sefalar getirdiniz. Gürsel elinde iki şişe şarabı sallaya sallaya içeri girdi. Nazlı’nın ellerinde de mezeler vardı. Gürselciğim Nazlıcığım biz hazırlamıştık ne gereği vardı, olur mu öyle şey Turgut ağbi, hem evin hanımı nerede bakalım ben de yardım edeyim. Buyur buyur, mutfakta. Nazlı içeri geçti, ben de Gürsel’in pardösüsünü astım. Hadi yahu durma geç içeri, eyvallah ağbi tamamdır. Gürsel salona geçer geçmez, geldi götdümbeleği, deyip gülmeye başlardı Ferit. Siktir oradan, ağbilerimin yanında ağzımı bozduruyorsun. Tamam yahu başlamayın sizde hemen canım, dedi Vüsat. Yok yau Vüsat ağbi, ondan değil bir haftadır diyorum ki bas benim şu öykü kitabını, yok basamam diyor, hangisini diyorsun Gürsel, senin editörlüğünü yaptığını işte ağbi, neden basmıyormuş, şimdi Vüsat ağbi basıyoruz basmasına da söylüyorum kendisine telifi hemen veremeyiz, diyorum, olmaz diyor. Yayınevinde kuruş yok. Ben ne yapayım allasen Sayın Vüsat H. Yiğiter, sen söyle. Ne diyorsun bu işe Turgut, hangi öykü kitabı ben hâlâ anlamadım Vüsat, sana da göndermiştim ya, Kopenhag Öyküleri, ha tamam hatırladım. Çok yetkin hazırlanmış öykülerdi, sevmiştim, o zaman Ferit şöyle yapalım, benim size olan borcum telif için yeter mi, yeter abi yeter, tamam basın Gürsel’in kitabını ben yarın yayınevine getiririm çeki, olur mu? Tabii, ağbi. Oldu mu Gürsel, diye sordu Vüsat. Gürsel heyecanla kafasını sallayıp bana döndü, gerçekten yetkin buldun mu ağbi, evet evet, hatırladığım kadarıyla üslubunu çokça beğenmiştim. Zaten Vüsat yapmış editörlüğünü, çıkmadan biz de birer kere okuruz tamamdır. Kapıda bir kuş cıvıltısı. Sevimle Uğur gelmiştir, sen rahatsız olma ağbi ben bakarım, dedi Gürsel. Yok yahu otur sen, deyip ayaklandım. Koridordan geçerken aynanın karşısında saçlarımı ve üzerimi düzelttim. Kapıyı açtım, Sevim’di gelen ve Uğur. Sevim’in elindeki yemekleri aldım, ayakkabılığın üzerine koydum, Uğur’un paltosunu astım. Öpüştük sonra Sevim’le, Sevim mutfağa geçti, ben de Uğur’u alıp salona geçtim. Ferit erkenden damladı, sen niye bu kadar geç kaldın Uğur, dedi Vüsat. Şimdi Vüsat Bey, kendisi pek tez canlı olduğundan beni bekleyemedi, ben de Sevim’i almaya gittim. Biraz geciktik, kusura bakmayın. Hanımlar mutfaktan yemekleri salona taşımaya başladılar. Hadi bakalım birkaç parça da biz getirelim. Sıra sıra mutfağa girip tabakları bardakları getirdik, biz masaya koyuyorduk Nazlı düzeltiyordu. Nazlı, bu estetik yoksunlukla nasıl yazıyorsunuz merak ediyorum, diye bize sataştı. Ben de güldüm, benim metinler pek dağınıktır zaten Nazlıcığım, diğerlerini bilmem, dedim. Sofraya oturduk. Ferit’in Gürsel’e sataşmaları ve Vüsat’ın Ferit’i Gürsel’e çok sataştığı için azarlamaları eşliğinde yemeğimizi yedik. Birer ikişer topladık sofrayı. Vüsat, Ferit, siz şömineyi yakın da ben de sıcak şarabı yapayım. Ohoo, demek Fikriye’nin babası taze sofra şarabı göndermiş, hadi bakalım, dedi Gürsel. Aman diyeyim Gürsel’i ateşe fazla yaklaştırmayın evi yakmasın sonra deyip, mutfağa geçerken Gürsel’in homurtuları geldi, sende mi Turgut ağbi yau. Mutfağa geçtim, tencereyi fırının üstüne koydum. Bir testi sofra şarabını tencereye boşalttım. Şarabı kısık ateşte yavaş yavaş kaynatmaya bıraktım. Dört portakalın kabuğunu soyup iki tanesini sıktım, diğerlerini dilimledim. Portakal dilimlerini ve karanfil sapladığım kabukları tencereye attım çünkü Sevim portakal tadının ağır basmasını isterdi. Suyunu ise en son koyacaktım. Olgun, kıpkırmızı üç tane elmanın da kabuklarını soydum. Dörde böldüm, çekirdeklerini çıkarttım. Kenarda beklesin. Şimdi tarçın ve kuru incir zamanı, canına yandığımın inciri ve o mayhoş tadı. Göz kararı şekeri de döküp hafif hafif karıştırdım, elmaları küp küp doğrayıp tencereye attım. Birkaç dilim de kırmızı pancar, tamamdır. On beş dakika bekleyecekti, ben de içeri geçtim. Yine harıl harıl Türkiye ve sanat tartışılıyordu. Şöminenin etrafına dizilmişlerdi, ben de Fikriye’nin yanına geçtim. Oturur oturmaz Ferit tabakasını uzatıp, bir tane daha sarmaz mısın ağbi, dedi. Onlar tartışmasına devam ederken ben de kalın bir cigara sardım, Sait ağbi de burada olsaydı keşke, diye düşündüm. Bizi gökten düşmüş melek zannediyorlar Turgut, derdi bana, neden yahu bizim de keyfimiz olamaz mı? O yakar biz devam ederdik. Cigarayı ateşleyip Fikriye’ye uzatınca ben içmeyeceğim dedi. Ben de Vüsat’a uzattım, o da Sevim’e uzattı. Sevim başka kadınlara benzemezdi. Cigarayı aldı, çakmağıyla ilk önce güzelce közledi, sonra derinden bir nefes çekip bekledi, herkes kısa bir an onu seyretti. Bir nefes daha çekip Uğur’a verdi. Uğur da Ferit’e uzatınca yine, arkadaşlar, diye sesini yükseltti. Bir dakikanızı rica ediyorum, dedi, hepimizi susturdu. Cigarayı Nazlı’ya verip yanındaki sehpadan bir sigara aldı ve konuşmaya başladı. Evet, biz bu ülkenin yazarlarıyız. Sigarasını yaktı, iyice bir nefes çekti üflerken tekrar konuşmaya başladı. Ve aynı zamanda bu ülkenin evlatlarıyız. Bu ülkenin ruhuna, Türkiye’nin ruhuna yazar olarak katkılarımızın karşılığını biraz açlık, biraz dışlanmışlık, sürgün ve anlaşılmamışlıkla aldık ama evlat olarak katkılarımızın karşılığını, biliyorum ki gelecek, bizim çocuklarımıza elbet verecektir. Böyle bir karşılığı talep etme hakkımızın olduğunu düşünmüyorum. Hakeza, diye devam edip kısa kısa nefeslendi, parmak uçlarını Sevim’e doğrulttu, geçenlerde Sevim de hatırlayacaktır, kendisini parmak uçlarını camgöbeği bir gökyüzüne doğrultmuş bir kadın eli çizerken bulmuştum. Tabloyu bitirdin mi acaba Sevim, evet Ferit, daktilonun karşısına astım. Yanına gittiğimde Sevim elin ortasına bir haç eskizi çiziyordu ben de neden sanat diye kafayı yemek üzereydim çünkü binbir emekle çıkardığımız dergi satmıyordu. Yayınevinde karşılıksız çekler birikmişti. Alıp başımı gideyim, diyordum ama nereye, belki de ben de Emir’in yanına, Stockholm’e gitmeliyim diye düşünüyordum. Sanatı sepeti bırakırdım. Madem aç karnımızı doyuramıyorduk bu işler sana göre değil Ferit, deyip çekip giderdim. İşte bu nokta, değerli Türk sanatçıları, güldü, hep güldüğüm bu vaziyet, neden sanat sorusunun bu yüzü, beni çileden çıkarmıştı. Neyse ki gördüğünüz üzere dergi için hâlâ sizden yazı istiyorum. İşte o güne gelirsek, Sevim’e anlamsızca kızmıştım. Tabloya eğilip, neden bu lanet şeyi yapmak zorunda hissediyorsun, diye sorduğumda bir an fırçasını tuvalden çekti ve bana döndü. Sevim’i bilirsiniz, her daim çok bilge bulmuşumdur, sevgili bilgemiz, sigaranı tuvalden uzak tutar mısın Ferit, renkleri solduracaksın. Günlerdir bu renk geçişini yakalamak için gökyüzünü seyrediyorum, deyip tuvaline döndü. Çarmıhın eskizini bitirirken, bu kadar işte, dedi, bu kadar. Şimdi diyeceksiniz ki yine ne anlatıyorsun sen be kardeşim, bir saattir susmadın, ne anlamamız gerek bu hatıratından. Kusura bakmayın ama işte onu anlatamam çünkü hiçbiriniz Sevim’i bunları söylerken görmediniz. Hiçbiriniz o anda Sevim’i ibadet ederken görmediniz. Sevgili Bilge’yi ben gördüm sadece, cevabı da bir tek ben anladım, deyip şarabından bir yudum aldı. O yüzündeki zevkten dört köşe olmuş gülümsemesiyle geriye yaslanıp şömineyi seyrederken, çemberdeki cigaranın ona dönmesini bekledi. O sırada hepimiz onun baktığı yere dönüp bir müddet sustuk. Şöminenin üzerindeki iki şamdan ve şöminedeki alev odayı dolduruyordu. Gürsel’in homurtuları yükseldi, ha siktir oradan, yine yüksek edebiyatçı bokunu yapma bize. Sanki bir tek sen bu işi borç harç içinde yapıyorsun. Bugün Cemal ağbi aradı dergiyi tekrar çıkartacaklarmış. Benden de bir öykü ve bir öykü soruşturması istedi. Dönüp diyemedim ki peki ağbi ne kadar alacağız. Gürsel Nazlı’ya döndü sonra, sevgilim müsaadenle, dedi. Vüsat araya girdi, Cemal telifi sektirmez, elbet gönderir. Gürsel Nazlı’nın tepki vermesini beklemeden başladı konuşmaya, bilmez miyim Vüsat ağbi, Cemal ağbi telifleri sektirmez, sektirmez de ama ben şu andan bahsediyorum. Nazlı işten çıkarıldı, ben de buraya gelirken bu ayın son parasını affınıza sığınıyorum şaraba verdim, onu da Ferit içiyor. Hepimiz bu yolun zor olduğunu biliyorduk ama ben, kuş kadar teliflerle nasıl ev geçindirilir, işte bunu hesaplamamıştım. Bu ülkenin evladı mıyız, evet, aç mıyız, evet, peki aramızda sürgün yemeyen iki kişi dışında devlet tarafından mimli miyiz, evet, inanın ki ne yapacağımı bilmiyorum. Boğazıma kadar battım, bir çıkış arıyorum ama bundan başka bir iş bilmiyorum. Dönüyorum dolaşıyorum yine masa başına oturuyorum. Tabii bir de özgürlük konusu var. Bizim isimlerimiz hangi yayında toplanmaya başlasa kovuşturma açılması korkusunu yaşıyoruz. Turgut ağbi ile Vüsat ağbi mahlasla yazıyor ama mahlas para kazandırmıyor ki sadece onların ismi için alan bir sürü okur biliyoruz. Diğer tarafta ise geçen ay Ferit bize gelmişti ve gece derginin son halini düzenliyorduk. Nazlı’nın resmini sansürlemek zorunda kaldık ama özgürlüğün de buradan başlayacağını biliyorum. Voltaire’nin Candide’ini, Diderot’nun Kaderci Jacques’ını okuyunca sormuştum kendi kendime, neden bu kitaplar özgürlükçü diye. Cinsel yoğunluğundan ötürü en başta. Ama o kadar kötümserim ki Türkiye’deki duruma özgürlük mücadelesi olarak bakamıyorum. Çünkü öyle sanıyorum ki özgürlük mücadelesinde özgürlüğe karşı olanların naif bir yanı olması lazım. Cahillikten gelen bir naiflik. Bu bizde yok, deyip omuzlarını çökertti ve yere bakmaya başladı. Ferit’e dönüp, bir sigara uzatsana, dedi. Ferit daha yeltenecekken sigarayı ben uzattım. Bu arada Vüsat ağbi öykü soruşturması için senin öyküyü almayı düşünüyorum. Hangi öyküyü düşünüyorsun, diye sordu Vüsat. Açıkçası bana kızacak olduğunu tahmin ediyor olsam da henüz yayımlanmamış bir öykünü düşünüyorum, dedi Gürsel. Vüsat geriye yaslanıp biraz düşünmeye başladı. Hangi öykü olduğunu tahmin edemiyordu çünkü on üç öykülük bir dosyanın sonuna gelmişti ve onlardan biri ayrı yayımlansa onun için bir anlamı kalmayacaktı. Dosyanın bir kopyası da bendeydi ve bizden başka kimse henüz bilmiyordu. Vüsat’ın işin içinden çıkamayacağını anlayan Gürsel konuşmaya başladı, hani Turgut ağbiyle harıl harıl tartıştığınız ikindi vakti size gelmiştim ya ağbi, siz tartışırken çalışma odasında beklememi rica etmiştiniz. Zaten canım sıkkındı, odada bir iki volta attım, biraz duvardaki tabloları seyrettim. Sonra aklıma bir fikir düştü, yazı makinesine geçeyim de yazayım, dedim. Çekmeceden kâğıt alayım derken, o öyküyü gördüm. Vüsatla göz göze geldik, o, aniden dikeldi. Gürsel bunu görünce teklemeye başladı. Okudun mu, peki? Neyi ağbi? Öyküyü ulan, öyküyü, evet ağbi, okudum. İyi halt etmişsin Gürsel, deyip geriye yaslandı. Sevim şarabı sehpasına bırakıp ben de daktilo masamın çekmecesinde bir öykü buldum. Turgut koymuştur, diye düşünüp okudum, deyince Vüsat gözlerini bana çevirdi. Gürselciğim, Yılan, Kadının Gözlerinde, Kuyruğunu Isırırsa’dan mı bahsediyorsun. Evet, Sevim. Gürsel, Sevim’in de öyküyü okuduğunu anlayınca biraz olsun rahatladı. Bence soruşturma için uygun bir öykü seçimi olur çünkü çözümleme açısından dahi bakılsa sahnelerdeki sıra sıra giden üstkurmacalardan neredeyse ana hikâyeyi kaybediyordum. Ayrıca zaman tam bir soru işareti, odak noktasından çembere mi dağılıyor yoksa çemberden odak noktasına mı toplanıyor, bir türlü çözememiştim. Hem de edebiyatımızda Ahmet Hoca’dan başka bu konuya değinen kimseyi okumadım, dedi. Ferit, biri lütfen bu öyküyü kimin yazdığını açıklayabilir mi, diye sordu. Vüsat’a dönüp gözlerine bakıp, konuyu az da olsa aydınlatmak için izin istedim. Sabahtandır çok sigara içmiş, çok susmuştum. Boğazımı temizleyip konuya girecekken, Ferit, affedersin ilk önce konusunu söyleyebilir misin? Gürsel cevapladı, kapısının önünde siyah bir zarfın içine konmuş mektubu bulan ve onu okuduktan sonra mekân algısı değişen bir adamın hikâyesi. Vüsatla gülümsedik. Sevim, bence sadece mekân değil, dedi. İzninizle, diye araya girdim. O kadar da mühim bir mevzu olmayan sizin deyiminizle bu öykü Vüsatla benim aslen roman olmasını istediğimiz, ikimizin yazdığı bir taslak. Sevim araya girdi, ben de okuduktan sonra bir roman konusu olarak düşünmüştüm. Sevim’e gülümseyip devam ettim. Evet, biz de Gürsel’in geldiği ikindi vakti bunu tartışıyorduk. Romana dönüşmesi için biliyorsunuz çok fazla kelimeye ihtiyacı var. Olay ve kelime sayısı arttıkça zamanın yerini istediğimiz gibi değiştiremeyecektik. Bu yüzden de bir sonuca varana kadar kimsenin okumaması gerektiğini düşündük. Ki biliyorsunuz, Vüsat bu konuda çok titizdir. Öylesine yazdığı dosyaları bile bitirmeden kimseye göstermek istemez, dedim. Geriye yaslanıp, derin bir nefes alıp verdim. Çok yorulmuştum. Pencere bakıyordum ve bu yağmur durmuyordu, ben kendimden dışarı çıkamıyordum. Vüsat bir sigara uzatır mısın benim Bafra bitmiş. Sigarayı yaktım. Fikriye, çok içtin Turgut, dedi. Kafamı yavaşça, biliyorum, der gibi sallayıp mutfağa sıcak şarapları doldurmaya gittim.

çizim: Tuana Seher Yazıcı

Please follow and like us:

zamanın doğrusal olmayışına iltifat” için bir yorum

  • Avatar
    19 Temmuz 2020 tarihinde, saat 20:29
    Permalink

    Eserin içinde pencere kenarında oturan kişi bence sen bütün dertlilerin tiplemesisin

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir