Un Sohbetlerinden Mülteci Krizine

Bu sabah da kendimi bir böceğe dönüşmüş olarak bulmadım. Yine elimi yüzümü yıkamadan kalkıp, üç beş parça bir şey atıştırdıktan sonra bilgisayarımın başına oturdum. İş bulma sitelerinden gelen ilanlara göz gezdirdikten sonra, uygun olduğunu düşündüğüm iki tanesiyle daha detaylı konuşmayı arzuladığımı belirttim. Ondan sonra sosyal medya denen illet çukuruna salıverdim kendimi. Son günlerde berbat olaylar yaşanmıştı ülkede. Gerçi son bir yıldır ülkenin üzerinden kara bulutlar hiç ayrılmamıştı. Öyle zor zamanlarda, felaket haberlerini en istenmeyen gerçekliğiyle sunan sosyal medyaya gömerim kendimi. Tonla insan manipülasyon yapıp kendine rant elde etmeye çalışır insanların acısından. Her önemli toplumsal felakette aynı şeyleri hissedip, aynı kişilere sövüyorum. Bazılarıyla sanal ortamdan hakaretleşiyoruz, adres istiyorlar, vermiyorum, deliriyorlar. Bu arada söylemeyi unuttum, bu kadar gevezelik yapadurayım ben, başvurduğum şirketlerin birinden bugün ikiye randevu talebi aldım.

Bir dakika bile düşünmeden haykırdım onlara :

”KA BUL E Dİ YO RUM!”

Duymuşlar mıydı? Bu kadar coşku vermekle hata mı ettim? Aslında bakarsanız bunları düşünmenin sırası değil. Üç saat sonrasına bir randevu koparmıştım ve on yaşındayken sınıfın en güzel kızından msn’de kopardığım randevudan sonra kopardığım ilk randevuydu. Hemen

üst baş ayarladım kendime, otobüse atlayıp gittim. Oraya vardığımda saat bir idi. Sırf
erken geldiğim için bile alabilirlerdi beni işe. En azından ben buna inandırmıştım kendimi.

Çünkü bir buçuk yıldır çalışmıyordum ve artık evimde satabileceğim bir şeyim de kalmamıştı.

Rezervasyon bölümüne gittim, burası bir oteldi sonuçta ve haliyle otelin en yetkili bölümü de burasıydı. Oradaki elemanlarla konuştum, bana yeri tarif ettiler ve mülakatın yapılacağı odanın önünde gergin bir şekilde beklemeye başladım. Yaklaşık yarım saat geçti ve kapıdan biri çıktı. O da çok gergindi ve kapıyı kapattıktan sonra on ikinci kattan merdivenle aşağı inmeyi tercih etmişti. Bu korkunçtu. Çok gergin olduğunuzda delice şeyler yaparsınız ve bu şeyler genelde hızla merdiven çıkmak veya istihzalı bakışlarla çevrenizi tiye almak olur eğer naif bir insansanız. Ve belki de asıl korkunç olan budur. Hem delirmişsinizdir, hem de çaresizsinizdir. Hem insanları ciddiye almıyorsunuzdur, hem onlardan gelmesi muhtemel tepkilerden çekiniyorsunuzdur. Felsefe yapmayı yarıda kesmek zorunda kaldım, çünkü kapıdaki beyaz yakalı herif beni çağırmıştı. Samimi olmaya çalışarak içeri girdim, selam verdim. Karşımdakinin gereksiz ve komik olmayan şakalarına nezaketen gülerken, aslında samimiyetimi kaybettiğimi farkettim.

İş koşullarına geldi sıra, konuştuk, anlaştık. Uyumlu biriydim sonuçta ve zaten başka seçeneğim de yoktu. Ya uyumlu olacaktım ya açlıktan ölecektim. Evde 200 gr. zeytin ve üç dilim beyaz peynir kalmıştı. Kahvaltıyı günde iki kez yapıyordum, her öğlen yemeğinde bir eski arkadaşımı görmeye gidiyordum bahaneyle. Fakirliğin beni sosyalleştirdiğini farkettim. Güldüm.

Toplantıyı sonlandırdık, beni işe aldılar. Hatta avans da verdiler. Benim gibi birini kaçıramazdılar ki zaten. Hem bana muhtaç değiller miydi sonuçta? Böyle yüksekten uçmayı yarıda kesip, az önce kapıdan hışımla çıkan elemanı düşünmüştüm. Pekala benim de sonum öyle olabilirdi, ama olmamıştı. Şanslıydım. Sustum.

Pansiyon, otel yarısıdır. Her zaman buna inanmışımdır. Turizm okulundaki abilerle de bunun tartışmasını yapmıştık zamanında. Okulu beş yıldır tek dersten uzatan bir İlyas Abi vardı, pansiyondan teklif almıştı bir kez. ”Hayır olmaz ben otelcilik okudum, pansiyonculuk değil” deyip reddetmişti. Bana sorarsanız kendisi sik kafalının tekiydi, ama çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da fikrime danışılmamıştı. Hep bu yüzden kaybediyorsunuz işte.

İlk iş günümde de benim idarem altında çalışan bir tip, benim dediklerimi yapmamıştı. Bunu gidip müdüre ilettiğimde idare etmemi söyledi, nedenini söylemedi. Sonraki günlerde bu çocuk davranışlarına devam etti. Ben de bunun üzerine patronun huzuruna çıktım, şikayetlerimi anlattım. Bizim işgüzar müdür bu çocuğun patronun oğlu olduğunu en başından anlatsaydı, şikayetlerim ile patronumun muhtemel vaazı arasındaki o süre boyunca karın ağrısı çekmeyecektim. Çünkü şikayetlerim diye bir şey olmayacaktı. Burası Türkiye idi, burada yöneticilerin yeğenlerine, kızlarına, oğullarına ve uzak yakın tüm akrabalarına kıyak geçilirdi. O yüzden aksayan yönler asla tedavi edilemez, ve her zaman da aksayan yönler bu kişiler arasından çıkardı. Ama patron hiç beklemediğim bir şekilde oğlunu işten atacağını belirtti. Dumura uğramıştım.

Akşam eve gittiğimde bu şirketin benim için fazla onurlu olduğunu düşünüp, gereğini yapmam gerektiğine karar verdim ama önümde bir engel vardı. Gereğini yapmam için yaklaşık altı gün beklemek zorundaydım, yoksa aylığım yanardı. Altı gün bekleyip ilk maaşımı aldıktan sonra, istifamı bastım ve bu büyük patronun yönettiği büyük şirketten ayrıldım. Sonra da gittiğim her dost ortamında bu patrondan bahsettim. Hani çok zenginler kendi çocuklarını şirkette pazarlama bölümünde başlatırlarmış ya rivayete göre, öyle şeylerin hala yaşandığını görmüş oldum. Şirketin hisse değerlerinin olası bir artışında da benim rolümü yadsıyamazlardı,
bunda oldukça yüksek bir payım vardı. Ayrıca bir aydır çalıştığımdan dolayı aksattığım öğlen yemeklerine konukluk işine de hemen kaldığım yerden devam ettim. Cebimde bana en az beş ay yetecek kadar para vardı, gururluydum ve aptal olduğumu tüm dünyaya ispatlamıştım. Daha iyisi düşünülemezdi.

Sonra bir oyun salonunda işe başladım. Ondan sonra mekanın sahibi vefat etti ve akranları da yarı hisseyle beni ortak edip, işletmesini de bana verdiler. Belki de hayat bana on yaşımdan beri ilk kez gülmüştü, msnden konuştuğum sınıfın en güzel kızından sonra ilk…

Oyun salonunda işler iyiydi. Bıraktığım otel işindeki maaşımın yaklaşık iki katını kazanıyordum bundan. Hem zahmetsiz hem keyifli bir işti. Zaten ilgim de vardı böyle şeylere. Bütün gençliğim, yani param olduğu zamanlar, arkadaşlarımla oyun salonlarına gitmekle geçmişti. Gerçi bizim zamanımızda atari falan vardı, şimdiki gibi playstation üç dört falan yoktu. Farketmez. Çağ değişiyor ve bu değişen çağa belki de en çok oyun salonları uyum sağlıyor. İşler güzel gidiyordu bir zamana kadar, ama sonra yine hayatın bana sağ gösterip sol vuracağını anladım. Nefes almakta zorlanıyordum artık. Bir gün kasada otururken fenalaştım, mekanın müdavimleri beni hastaneye yetiştirdiler. Soluk alıp veremediğimi hatırlıyorum ambulanstayken. Uyandığımda da bundan fazlasını hatırlamıyordum.

Please follow and like us:
Yalım Aydın

Yalım Aydın

Belirli bir hayat kalitesinin üzerindeki insanlara fazla bir şey vaat etmiyor olsam da 2015’ten bu yana edebiyat ve müzik alanındaki çalışmalarımı fanzinler ve dergiler aracılığıyla paylaşıyorum. Bugüne kadar Sokak Edebiyatı Fanzin, Kopya Fanzin, Solo Fanzin, CosmicZion Zine, Ekinoks Fanzin, Aykırı Karga Fanzin, Mavera Fanzin, Çığlık Fanzin, Giyotin Fanzin, Geyik Fanzin, Mevsim Fanzin, Firar Fanzin, Lemur Dergi, Porsuk Dergi, Gece Dergi ve Söylenti Dergi’ye katkıda bulundum. Bence sokağın, sokakta yaşanılanların veya yaşayanların edebiyatın dışında bırakılabilmesi veya onların edebiyat dışında kalması imkansız. Bu yüzden yazmaya, edebiyatla uğraşmaya ve uğraşanlara dayanak olmaya hayatım boyunca devam edeceğim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir