Transatlantik

             

 

                                        “O kadar sevdim ki resmini / işte bugün konuştu benle”

M. Özbek

Beklemeye bağışıklık kazanmıştım. Yazları kışı beklerdim, uzun otobüs yolculuklarının bitmesini, ölmeyi, bazen gerçekten mutlu olmayı. Gerçekten mutlu olmayı beklediğim zamanlarda hep onun adını geçiriyordum içimden, sonra bir sıkıntı kaplıyordu içimi. Bir akşamda, yaz yeni gelmişti, insanların koltukaltları gündüzleri koyulaşmaya başlamıştı, gündüzleri sıcaktı ancak akşamları serindi. Daha pencere açıkken uyunacak hava değildi yine de. Kapı çalınmıştı, gelenin kim olduğunu biliyordum. Hem de çok iyi, son kışın her pazarı beklediğim kişi yanımda oluyordu içimdeki sıkıntıyı gidermek için. Ertesi güne yapılacak ödevlerin sıkıntısı, banyo sıkıntısı, eve geç gelen babaların sıkıntısı çocukluktan miras kalarak yer edinmişti yüreğimde. Sırtımda ince bir hırkayla, ayaklarım çıplak, kapının önünde betona basıyordum, ayaklarım üşüyordu. Merdiveni çıkışından keyifli olup olmadığını kestirebiliyordum. Bazı zamanlar onu beklediğim geceler kanepede uyuyakalmışken kapıyı açmaya çalışmasından eve sarhoş gelip gelmediğini anlayabiliyordum. Bulup anlayabildiğim biriydi o. Seneler çabuk geçmişti ancak o varken hayat anlam kazanıyordu. Hala öyleydi ya da bu bir sanrıdan ibaretti

Keyfi yerindeydi, hatta neşeli bile sayılırdı. Onu dudağında ıslıkla, elindeki bira şişelerinin olduğu torbayla gördüğümde içimdeki sıkıntıyı unutmuştum. Gözlüklerindeki damlalar ve kokusuyla karışan yağmur bana yazın daha tam olarak gelmediğini hatırlattı. Alışkanlıkları değişmezdi: her öğünden sonra az şekerli Türk kahvesi içer, isim koymaya üşendiği turuncu süs balığının suyunu her sabah uyandığında değiştirir ve her pazar akşamı elinde biralarla evime gelir. Kapının eşiğinde beni öpmesi bile artık düşünmeden yaptığı bir eylemdi. Bir rutin, bir alışkanlık, ne bir eksik ne bir fazla. Çabucak, şehveti en küçük solucanda da olan bir öpücük. Yanımdan sıyrılıp mutfağa yollanmışken ıslığındaki ezgiyi sözcüklere döktü. Bu akşamı diğer pazar akşamlarından farklı kılan ne oldu diye merak etmiştim, ceketini çıkarmadan dolaptaki peynir tabağını çıkarıp tepsiye koydu, ardından yeni yeni tatlanan çilekleri, papaz eriklerini bir kaseye koyup yıkadı. Bankonun üzerindeki çerez kavanozundan iki kompostoya beyaz nohutları bölüştürdü. Gözlüklerinin altından gözleri parlayarak sordu: “Balkona çıkalım mı?”

Ben daha geceleri pencere kapalı uyuyorum, diyemedim. Uzun zamandır böyle keyifli görmeyi özlemiştim. İçeriden battaniyeleri getirirken o biraları bardaklara dolduruyordu. Soft alkol, alkol oranı en düşük alkol ne derbederliği ne aşk acısını anlatır. Edebiyatı yapılmaz, dağları yaktırmaz. Aşık olduğum adamın uzun zamandan sonra söylediği şarkıya eşlik eder. Sahi, acaba hayatındaki bir deliğe gazete kağıdı mı sıkıştırmıştın sevgilim? 

Bir transatlantiğe benzetirdi birbirimize olan aşkımızı. Bir gün kalabalık bir dost meclisinde “Düşünün!” diye haykırdı. “Bir transatlantikte yolcusunuz. Güzel güzel giderken birden içeriye sular dolmaya başlıyor. Herkes telaş içinde, 7’den 77’ye, dünyanın en yetenekli virtüözlerinden tutun lirik şiirde en başarılı şairler bile o geminin içinde. Fakat o esnada herkes eşittir, herkes bir deliği tıkamaya çalışır. Ne şiirin önemi kalmıştır ne de bestelenmiş bir konçertonun. Biz ikimiz de o gemideyiz, dünyanın en iyi aşıkları olsak da ömrümüz hayatın açtığı delikleri tıkamakla geçiyor.”

Çok badireden geçmiştik, çelme yemiştik, mahallede yakan topu kazanan takımın çocukları bizimle alay etmişti. “İnanıyorum” derdi bir Ortodoks Marxisti gibi. “İnanıyorum, hepsi geçecek. Sen sadece bekle.” İnanıyor muydu gerçekten, bilmiyorum. Başka birini de sevebilirim cümlesini aklımdan geçirdiğim an ben bütün inancımı yitirmiştim kendime dair. Ama yine de bekledim. Alışkanlık edindiğim için, Özdemir Asaf’ı çok sevmediğim için. Belki de bu nemli ve kokusu için pek çok şey verebileceğim akşam için beklemiştim. Uğruna feda edilebilecek bir komposto beyaz nohut. Yanına mevsim meyveleri, tabağın yanında bir porsiyon ferahlık. Her şey ne doğal, ayaklarımın üşümesi birden geçiverdi. 

O akşam, ne çok geç ne de çok erken. Her şey zamanında. Salonda çalan şarkı bizi anlatmadan da kulağa hoş geliyordu. Geldiğinden beri çok az konuşmuştuk, birbirimize bakıp gülümsemek yetiyordu. Kıtalararası seyahatimizi düşündüm. Hiçbir şey yokken, daha tek kelime etmemişken o battaniyesi e büzülmüş apartmanın önünde oy aşan kedileri izliyorken yerimde doğruldum. Derin bir nefes alıp “İnanıyorum” dedim ben de bir Ortodoks Marxisti edasıyla, “İnanıyorum, bekle demenin sebebi artık gemiyi onardığımızı müjdelemek içindi, değil mi sevgilim?”

Bakışları dondu, sonra dudağının kenarındaki kıvrımla buzlar çözüldü. 

 

Please follow and like us:
Sevinç İrem Balcı

Sevinç İrem Balcı

Aralık 1998’de İzmir'de doğdum. Beş yaşında okumaya, yedi yaşında yazmaya heves ettim. Öykü yazma eylemini zaman zaman terk etsem de hayatımın bir köşesinde her zaman bulundu. 2017 senesinin son aylarında güzel bir tesadüfle MDF ile tanıştım ve şimdi de edebiyatla aramızdaki macerayı Mevzular Derin okurlarıyla paylaşmaktan büyük bir kıvanç ve heyecan duymaktayım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir