Thelma Üzerine

Merhabalar, sevgili Mevzular Derin okuyucusu. Sonsuz sayılı devam eden bu mecrada topu topu Türkiye’nin 6 şehrinde ve sadece 33 ayrı salonda, korkunç rakamlarla vizyona girmiş, istese bile kimsenin haberinin olmayacağı filmlerden elimden geldiğince bahsetmeye çalışacağım.

Bu kendi çapındaki naçizane yazıma “Başka Sinema” olayını överek başlamak istiyorum çünkü beni inanılmaz

ihya eden bir olay. Şu ana kadar bu konsept altında izlediğim herhangi bir filmin gişe kaygısı olduğunu daha görmedim. Görmek de nasip olmaz umarım. Bağımsız, yani yaratıcılığı dibine kadar izleyebildiğimiz bu filmleri izlemek her zaman daha kafa açıcı oluyor. Her an, her dakika yorumlamaya açık filmler bunlar. Düşünmeye teşvik ediyor insanı ve düşündükçe daha çok insan oluyoruz. Bir şeylerin farkına varıyoruz. Başka Sinema konseptinin şu an en büyük sıkıntısı sadece 6-7 şehrimize salon açtırabilmesi. Eldeki güç de bu maalesef.

Üstüne çıkmak için yeterli destek çıkması çok zor, hatta imkansız. Artık nerde yaşadığımızı gayet iyi biliyoruz. Bunlar ütopik durumlar. Belki bir gün deyip hem “Başka Sinema” hem de sanatın sonu gelmez bütün mecralarının doğudan batıya, kuzeyden güneye, her yöne ulaşmasını dileyelim ve ana başlığımız Thelma’ya geri dönelim.

Kısa bir sinopsisinden bahsedelim. “Thelma” neymiş, ne değilmiş bir hep beraber görelim, kafalarda bir görüntü oluşturmaya çalışalım. “Thelma” Joachim Trier vizyonuyla sinema salonlarına teşrif etmiş, 2018 Oscar yabancı film kategorisinde Norveç’i temsil etmiş güzide bir film. Konusu; Norveçli bir öğrenci olan Thelma ailesini ve kasabadaki hayatını geride bırakarak Oslo’ya üniversite okumaya giden çekingen bir kızın yeni hayatına alışmaya çalışırken kısa bir süre sonra kendisinin de açıklayamadığı bazı özel güçleri olduğunu fark etmesi. Anlayacağınız gayet fantastik bir olaya ev sahipliği yapıyor.

“Thelma” mistik bir film. Bu mistikliğini kavramlar üzerinden sağlıyor. Her zaman kavramların içinde kaybolmak gerektiğini düşünüyorum. Kavramlar asla tek bir anlam bütünlüğünden oluşmaz. İç içe geçmiş bir kümelenme sistemidir. Öyle bir bütündür ki biri olmadan diğerinin sadece sözlük üzerindeki anlamı kalır. Hadi biz de biraz tıpkı “Thelma” gibi sonu olmayan bir havuzda, aktarmaya çalıştığı kavramları iyice derinleştirerek boğulmaya çalışalım.

Film, konseptini 3 ana kavram üzerinde topluyor.

1)İnanç :

Her şeyi başlatan başlık tam olarak bu: inanç. Biz insanlar doğar, yaşar ve ölürüz. Bize biçilen yaşam döngüsü bu. Ve bu döngü içinde yaşamlarımızı belirli inançlarla devam ettiririz. Bu çocukluktan başlar. Belli bir yaş seviyesine kadar, bize dayatılan bir inanç sisteminin içinde yaşarız. Yaşadığımız, yaşayabileceğimiz hatta yaşamayacağız durumları bu sistem altında yorumlarız. Sonra sorgulamaya başlarız. Neye inanmak istediğimizi düşünürüz ya da neye inanacağımızı. Bazılarımız bu anı yaşamaz. Başladığı yerden devam eder, ta ki son anına kadar. Bazılarımız yaşadığı tek bir kötü günün ardından bu anı yaşar. Bazılarımız aynı anda bir çok şeye inanmayı tercih eder. Fakat hepimizin tek bir ortak buluşma noktası var. İnandığımız şeylerin arzularımızı doğurması. En basitinden aşk bir arzudur, bir istek değildir fakat onu oluşturan inançtır. Aşk inançtan doğan bir arzudur. Bu durumu sadece aşkla tarif etmek kesinlikle doğru değil bu arada. Bütün arzularımız inancın bir meyvesi olarak karşımıza çıkar. Aşkı örnek göstermem de tamamen filmle alakalı bir durum. Ve bu örnek üzerinden devam edeceğiz.

2)Arzu :

İnançlar arzuları doğurur. Arzularımız isteklerimiz değildir. Arzular isteklerimizi doğuran duygusal parçalanmalardır. Düşlediğimiz her bir arzu bir isteği meydana getirir. Şu durumda TDK’yi açıp bana arzunun istemek anlamına geldiğini belirtmenize hiç ama hiç ihtiyacım yok. İstemek tek başına duygusal bir bütünlük taşımaz. Onu kalıba sokan arzulardır.İnanç kırıntılarımızdan oluşan her duygu birer arzudur. Bu duygular kafamızda belirli çağrışımlar oluşturmaya başladıklarında isteklerimiz ortaya çıkar. Aşk dediğimiz bir duygu bütünlüğüdür. Aşkı arzularsın, isteyemezsin. İstesen bile elde edemezsin. Aşkı arzularsan sevgiyi istersin.

3)İstek

En büyük korkum hep yalnız ölmek olmuştur. Bu aslında şu anlama geliyor: sevgisiz ölmek. Yaşadığım hayat süresince insanlardan, spesifik olarak sevdiğim insanlardan talep ettiğim tek şey sevgiydi. Arzuladığımız aşkın, sevgiyi isteme sürecinin bir parçası olduğunu belirtmiştim. Şu an nihai noktadayız. İnandım, arzuladım ve istedim. İşte Thelma bunu anlatıyor aslında. İnançlarını sorgulayan Thelma bir gün aşkı arzular, hemcinsine aşık olur ve karşılığında istediği sevgiyi almak uğruna inançlarını yaratan ailesini karşısına alıp kuzgunlar eşliğinde arzuladığı aşka uçar. Düşününce hepimiz Thelma gibiyiz aslında. Sadece doğru anı bekliyoruz.

Filmi bu 3 konsept altında değerlendirdiğimiz zaman duygusal anlamda ve fikirsel olarak insanın ufuk noktasını belirli bir noktadan daha esnek bir noktaya çektiğini belirtmem gerekiyor. Lakin filmin işleyişi ve akıcılığı konusunda oldukça büyük sıkıntılar var. Avrupa sineması genel olarak herhangi bir konuyu ağır ağır, aheste aheste, nahoş nahoş anlatma üzerine kurulu. Bu neredeyse %80’i için geçerli. Kimisi bu durumu çok iyi kurtarabilirken kimisi de “Thelma” gibi sıkıcılaşabiliyor. “Thelma” sıkıcı bir film değil bu arada. Yer yer sıkıcılaşıyor fakat bu yer yerlerin çok fazla olduğunu belirtmem gerekiyor. Bu da climax adını verdiğimiz filmin tepe, kaba tabirle orgazm noktasından alacağınız keyfi %80 oranında azaltan bir durum. İşte bu, kabul edilebilir bir şey değil. Akıcılığı öldüren her nokta filmden kopmanızı sağlar.

Norveç akıllılık yapıp eli yüzü sağlam mistik bir filmi Oscar’a göndermiş. Ama ilk 5′ e girmeyi maalesef ki başaramamış. Bu sene son 5’e kalan filmler bir enteresandı Oscar’da zaten. Senaryosu olmayan “The Square” gibi bir film adayken, Loveless gibi sadece durağan görüntüden ibaret olan, adı gibi sevgisiz film “Loveless” yerine son 5’te görmek isterdim açıkçası. Ama şöyle bir durum da var. Oscar gibi daha çok filmin temposuna ağırlık veren organizasyonlarda bu tarz bir filmle eli boş dönersin. Konu ne kadar ilginç olursa olsun. Durağan görüntü dediğim “Loveless”ın temposu bile “Thelma”dan kat kat yüksekti.

Filmin müzikleri gayet başarılı bu arada. Özellikle fragmanlarda ve filmin başında çalan “The Wolves” adlı eser müzik listeme kesinlikle girecek. Atmosfer olarak da Avrupa soğukluğu gene başarılı bir şekilde resmedilmiş. Karanlık olan hikaye örgüsü kare kare bu yapıya uygun şekilde çekilmiş. Özellikle okul sahnelerindeki drone görüntüleri beni benden aldı. Hikayeye katkı sağlamayı başaran bir detay aslında o. Soyutlanışın ve yeni bir başlangıcın görselleştirilmesi. Bakın, tek bir çekim açısı aynı anda iki tane duyguyu aktarabiliyor. Sinemanın gücü bu işte. Sinema bu yüzden bir sanat.

Son sözüm ise “Thelma” bir çok duyguyu içinize işleyebilmesine rağmen temposundaki aksaklıklardan dolayı “bitse de gitsek” tabirini oldukça yaşatan bir film. Bunca yıldır film eleştirileri yapan bir sinefil olarak benim bu filme puanım 10 üzerinden 6.50 ya da 6.75 olacaktır. Yuvarlarsak 7 bile diyebiliriz.

 

Hilmi Bilenbay

Please follow and like us:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir