‘’Sonsuz Şiir’’ Üzerine Bir Beyazperde…

Ünlü yönetmen, Alejandro Jodorowsky’nin 23 yıllık aradan sonra beyazperdeye dönüş yaptığı La danza de la realidad (Gerçeğin Dansı, 2013) filminin bir devamı olan Poesıa Sın Fın (Sonsuz Şiir, 2016) sürrealist bir şölenle karşılıyor bizi. Çok yönlü bir sanatçı olan Jadorowsky’nin gençlik yıllarının anlatıldığı otobiyografik bu filmin geçmişe yönelik bir hesaplaşma olduğunu da eklememiz gerekiyor. Müzikal anlamda oldukça doygun bir başyapıt olan Sonsuz Şiirde, ana karakter Alejandro’nun tüccar babası ile yaşadığı sorunlar, yaşamın tüm karmaşası ve karanlığına karşı verilen bir varoluşu simgelemektedir. Yönetmenin şiirle olan bağı, aile ilişkileri, aşkları, dostlukları ve kendisine yönelik iç hesaplaşmaları renkli hüzün balonları gibi gökyüzüne süzülmektedir. Canlı ve hareketli bir yapının hâkim olduğu bu filmi, geç kalınmış bir vedanın izdüşümü olarak kabul edebilir, Jadorowski’nin sanata ve yaşama dair bir varoluş eylemi sayabiliriz. Özellikle, toplumun kimliğini yitirmiş ve içi çürümüş bir kapı olduğunun altını çizer Jadorowski. Bu kapıdan yara almadan geçmenin hayallerimizle mümkün olduğunu da ekler. Bizlere de, hüzünlü bir sirk masalının baş konuğu olmak düşer…

Şiir Evi; İris Kafe

Alejandro’nun şiire olan tutkusu evi terk etmesine ve dönemin ünlü şairleri ile tanışmasına sebep olur. Şili ve dünya edebiyatının önemli şairlerinden olan Pablo Neruda’nın dahi bireysel ve toplumsal eleştirilere maruz kaldığı bu kafe, zamanın ağır aksanında yaşlı müdavimlerin işlettiği bir mekân olarak her gece yarısı saat 10’da açılmaktadır. Köpüklü biralar ve şairane yalnızlıklara zıt bir karakter olan kadın şair Stealla Diaz Varin, Alejandro ile absürt bir aşkın hikâyesini ve ucuz otel odalarında ruhani sevişmelerin gizini oluşturur.

Jadorowski Klasiği; Maskeli Halkın Riyakârlıkları

Filmin başlamasıyla birlikte, bağırsakları bıçakla deşilmiş bir adamın ölümü karşılar bizi. Kartondan bir dünya yerini gerçeğin acımasızlığına bırakır ve gösteri başlar. Hırsızlık yapan bir kadın, Alejandro’nun tüccar ve acımasız babası tarafından cezalandırmak üzere çırılçıplak soyulur ve bir yığın maskeli kalabalığın aşağılık kahkahalarına mahkûm olur. Şilinin faşist diktatörü Carlos İbanez’in ağır oklarla eleştirildiği bu filmde, yönetmenin kendi gençliğine verdiği nasihatlerinden en göze çarpan sahne ise Alejandro’ya yönelttiği ‘’hayatın anlamı yoktur, yaşa! Yaşa!’’ direktifidir.

Sanat Ve Eylem

Sonsuz Şiir, sanatta güzelliği ve özgünlüğü yakalamak adına sağlam bir sinema öğretisidir. Alejandro’nun şair dostu Enrique Lihn’e yönelttiği ‘’şairlik bir eylemdir’’ cümlesi buna örnek sayılabilir. İnsanın karşısına, büyük bir konak, köpeklerin cirit attığı bir otopark, ya da bir işçi kamyoneti aşılmaz bir engel olarak çıkabilir. Ancak, bir şiir mükemmelliğine tüketilince erişir. Filmin son sahnesinde Alejandro Jadorowski’nin sanatın beşiği Paris’e yol almadan önce babasına attığı tekmenin ağırlığı ile dudakları sislenir ve şöyle seslenir;

Var olmayı öğrendim,

Sevmeyi öğrendim,

Yaratmayı öğrendim,

Yaşamayı öğrendim.

Bütün yollar benim yolum.

Kalbimi açarak, dünyanın gözyaşlarını duydum.

 

 

Please follow and like us:
Türkeş Kurban

Türkeş Kurban

Sizi yazıyorum. Birinizi değil hepinizi, hepimizi… Tüm elbiselerden sıyrılıp çırılçıplak oturdum, kalem elimde neşter, vicdanımı kesmekten ve yazmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Yazıyorum ve balıklara atıyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir