Silahlar, Şeytanlar ve Kutsanmış Cesetler

Büyük, verniği dökülmüş eski kapıyı iterek içeriye giriyorum. Loş ışığın altında vestiyere doğru yürüyorum. Vestiyerin arkasındaki yaşlı adam sigarasından bir nefes alıyor,  oturduğu yerden kalkıyor, başıyla bana selam veriyor;

“Eşyalarınız lütfen, hepsi!”

“Eşyalarım?”

“Lütfen soyunun!”

“Anlamadım?”

Yaşlı adam alt taraftan bir pompalı tüfek çıkartıyor ve vestiyerin üzerine koyuyor;

“Soyunun, lütfen!”

Sorgusuz sualsiz tüm kıyafetlerimi çıkarıp yaşlı adama teslim ediyorum. Yaşlı adam kıyafetlerimi özenle katlıyor ve kapağında asma kilit olan bir dolaba yerleştirip kilitliyor. Anahtarını cebine atıyor ve yan tarafta duran askılığa yöneliyor;

“Büyük beden, değil mi?”

“Evet.”

 

Askılığın ortalarından bir takım çıkartıyor ve bana veriyor;

“Giyin, lütfen!”

 

Takım elbiseye bakıyorum, ceketinden çorabına kadar her şey siyah. Takımı giyiyorum ve vestiyerin karşısındaki aynada kendime bakıyorum. Yaşlı adam alt taraftan kristal kesim bir bardak ve bir şişe siyah rom çıkartıyor, bardağı yarısına kadar dolduruyor;

“İçin, lütfen!”

 

Bir dikişte bardağı bitiriyorum ve bardağı vestiyerin üzerine bırakıyorum. Yaşlı adam bardağı tekrar dolduruyor, şişeyi aldığı yere bırakıyor ve alt taraftan uzun namlulu siyah bir altı patlar, bir paket sigara ve zippo çıkartıp vestiyerin üzerine koyuyor;

“Bunlar müesseseden, buyurun, sizi bekliyorlar.”

 

Altı patları belime, sigara ve çakmağı ceketin iç cebine yerleştirip bardağı alıyorum, “teşekkürler” dercesine başımı sallıyorum ve vestiyerin sağındaki uzun koridora yöneliyorum. Koridorun sonunda bir kapının önünde duruyorum. Kapıyı açıp içeriye giriyorum, büyük ve loş bir odadayım. Odanın ucunda siyah bir perde, perdenin önünde deri koltuk ve sehpa var. Koltuğa oturuyorum, bardağı sehpaya bırakıp ceketin cebinden sigara ve çakmağı çıkartıyorum ve bir sigara yakıyorum. Paketi ve çakmağı sehpaya bırakıp sigaramdan büyük bir nefes alıyorum ve sert bir müzik başlıyor. Müzik başladığında arkamda ayak sesleri duyuyorum. Giydiği topuklu ayakkabılar attığı her adımda öylesine ses çıkarıyor ki müziği bile bastırıyor. Kızıl saçlı, beyaz tenli, siyah elbiseli bir kadın yanıma geliyor, giydiği elbise vücudunu öylesine sarmış ki kadını olduğundan daha güzel gösteriyor.  Bana bakıp gülümsüyor ve kucağıma oturup kollarını boynuma doluyor. Kadını tanımıyorum ama o beni yıllardır tanıyormuş gibi gözlerimin için bakıyor, resmen gözlerinin içi gülüyor. Kırmızı rujlu ve ıslak dudaklarıyla alnıma bir öpücük konduruyor, elimden sigaramı alıp büyük bir nefes çekiyor ve konuşmaya başlıyor:

“Uzun zamandır gelmeni bekliyorum, biraz beklettin ama sonunda geldin. Eee, büyük geceye hazır mısın?”

 

“Evet” dercesine başımı sallıyorum ve kadın kucağımdan kalıp elimi tutuyor, beni ayağa kaldırıyor. Şarkı değişiyor, kadın belimden tutup beni kendine çekiyor;

“Dans et benimle!”

“Ben dans etmeyi bilmem.”

“Bu gece hiçbir şeyin önemi yok, sadece dans et.”

 

Ellerimiz birleşiyor, kadının belini kavrıyorum ve dansa başlıyoruz. Her geçen dakika yüzündeki mutluluk içimi huzurla kaplıyor. Şarkının sonlarına doğru kadın başını göğsüme yaslıyor, bir an zamanın durmasını ve sonsuza kadar öyle kalmayı diliyorum içimden. Şarkı bitince kadın gülerek başıyla selam veriyor ve elimden tutup tekrar beni koltuğa oturtuyor;

“Artık gece başlasın ha, ne dersin?”

“Sen nasıl istersen.”

 

Kadın ellerini çırpıyor ve önümdeki perde açılıyor, Perdenin arkasında üç ışık yanıyor. Işıkların aydınlattığı yerde üç tahta sandalye ve o sandalyelerde bağlı insanlar beliriyor. En sağda iri bir adam, ortada bir genç ve en solda bir çocuk var, üçünün de başlarında siyah torbalar var. Bir süre ortama bir sessizlik hâkim oluyor. Ne olduğuna anlam vermeye çalışıyorum ve bu sırada kadının bana baktığını fark ediyorum. Göz göze geliyoruz, kadın kafasını sallıyor ve konuşmaya başlıyor;

“Hangisinde başlayacaksın?”

“Neye?”

“Öldürmeye?”

“Ne için?”

“Özgür kalmak için?”

“Ben zaten özgürüm.”

“Sen özgürsün ama zihnin değil, zihnini özgürleştirmen lazım, benimle bütünleşmen lazım!”

“Seni tanımıyorum bile.”

“Gayet güzel tanıyorsun, sadece bunu bilmek istemiyorsun.”

“Bunu yapmak istemiyorum.”

 

Kadın başını öne eğiyor, biraz öyle kaldıktan sonra başını kaldırıyor ve öfkeyle bana bakıyor;

“Sen yapmazsan ben yaparım.”

 

Ayağa kalkıyor, elbisesini kaldırıyor, sağ bacağına bağlı bir bıçak var. Bıçağı çıkartıyor ve hızlı adımlarla iri adamın arkasına geçip bıçağı kalbine sokuyor, göğsümün sol tarafında keskin biz sızı hissediyorum. Adam hiç ses çıkarmıyor ve başı öne düşüyor. Kadın bıçağı çıkarıp ortadaki gencin arkasına geçiyor ve bana bakıyor;

“Hala yapmamakta kararlı mısın?”

 

Koltukta iki büklüm oluyorum. Üzerimdeki ceket vücudumu sıkmaya başlıyor ve çıkarıp fırlatıyorum. Göğsüm öylesine acıyor ki kadının sorusuna cevap dahi veremiyorum.

“Peki öyleyse.” diyor ve bıçağı genç adamın boğazına dayayıp boğazını kesiyor. Nefesim kesiliyor, boğulmaya başlıyorum, koltuktan kendimi atıp dizlerimin özerine çöküyorum ve bir süre nefes alamıyorum. Kadın yanıma geliyor, eliyle başımı kaldırıyor ve tekrar nefes almaya başlıyorum. Elimden tutup beni ayağa kaldırıyor ve çocuğun yanına götürüyor. Sol tarafımda durup kollarını koluma doluyor;

“Daha fazla acı çekmek istemiyorsan silahı çıkar ve ateş et.”

 

Sorgusuz sualsiz elim belime gidiyor ve silahı belimden çıkartıyorum, çocuğun kafasına silahı dayıyorum ama ellerimde tetiği çekecek gücü bulamıyorum. Bir süre öyle hareketsiz kalıyorum ve kadın yanımdan ayrılıp iri adamın yanına gidiyor. Saçlarının bir kısmını sol eliyle topluyor ve bıçağı saçına vurup saçlarını kesiyor. Elindeki saçları havaya savurup adamın yüzündeki torbayı çıkartıyor, kendi yüzümü görüyorum. Olana bitene anlam vermeye çalışırken kadın genç adamın arkasına geçiyor, saçının geri kalanını da ellerinde toplayıp kesiyor, havaya savuruyor ve genç adamın yüzündeki torbayı çıkartıyor. On sekiz yaşındaki halim karşımda ve cansız duruyor. Sinirli bir ifadeyle tekrar yanıma geliyor, elini yüzüme götürüp yüzümü kendine çeviriyor, gözlerim gözlerine değdiğinde saçları kararıyor, göz bebekleri önce büyüyor sonra dikey bir hal alıyor;

“Onlar zaten öldüler, ölüleri arkanda bırak, şeytanının elini tut!”

 

O anda kadını tanıdığımı idrak ediyorum ama hiçbir şey hissedemiyorum, öyle ki dans ederken ruhuma işleyen huzuru bile hissetmemişim gibi hissediyorum. Korku, öfke, şaşkınlık, tüm duygularım ruhumdan çekip alınıyor. Silahı indiriyorum ve çocuğun kafasındaki torbayı kaldırıyorum. Çocuk başını havaya kaldırıyor ve bana bakıyor. Çocukluğum sandalyeye bağlı karşımda duruyor. Birbirimize bakıyoruz bir süre. Ben çocukluğuma bakarken kadın bıçağı kaldırıyor ve sağ kolunu kesiyor, kanlı elleri ile ellerimi tutuyor, kolumu kaldırıyor, gömleği sıyırıyor, sol kolumu boydan boya kesiyor ve ellerini ellerime kenetliyor. Kollarımızdan akan kan kenetlenen ellerimize doluyor. Elimi çekip sehpadan bir sigara alıyorum, yakıyorum ve kadının yanına geri gidiyorum. Kadın ağzımdaki sigarayı alıyor, büyük bir nefes çekip dumanı yüzüme üflüyor;

“Bırak içindeki şeytan özgür kalsın.”

 

Sigarayı kadından alıp büyük bir nefes çekiyorum. Kadın dudaklarını dudaklarıma kenetliyor fakat hiçbir şey hissedemiyorum. Dudaklarından ayırıyorum kendimi ve çocuğa bakıyorum. Çocuk tekrar kafasını kaldırıyor, “yapma” dercesine başını sallıyor. Karanlık bir şarkı başlıyor, cellâdın bir idam mahkumunun kafasını keser gibi kesiyor sessizliği.

 

Silahı çocuğun alnına dayıyorum ve gözlerinin içine bakıp tetiği çekiyorum,

iki kaşımın arasında keskin bir acı peyda oluyor ve gözlerim kararıyor.

Please follow and like us:
Anıl Aksoy

Anıl Aksoy

1991 yılında bütün memlekete bakan fakat kendi şehrinin takımına bakamayan bir kentte doğdum, büyüdüm ve berbat hayatımı sürdürmekteyim. 2001 yılından itibaren sıkı bir rock dinleyicisiyim, 2010'da delirdim ve 2013 yılında yazmaya başladım, bir kadının hayatımdan çıkışı vasıtasıyla. İlk zamanlar kişisel bloğumda yazdıklarımı yayınladım ve 2018 - 2020 arası eş zamanlı Leyli Sanat'da yazdım. Süper bir yazar yahut yazdıklarımla birilerinin hayatını değiştirmek gibi bir amacım yok. Bir mevzum var ve okuyan kişinin bu mevzuyu kavrayıp "derdini anlıyorum" demesi benim için yeterlidir. Rom, sigara ve Yavuz Çetin aşkına, RA-men.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir