Sen

Akşam karanlığının iyice çöktüğü vakitlerde, yağmurdan kaçarak müşterilerin dolup taştığı bir kafeye girmiş, yan masanın sakinleri tarafından askılık olarak kullanılmış bir sandalyenin masasına göz dikmiştim. Masanın sakinleri belki lise, belki üniversite çağlarında, kahkahalarının ortamın gürültüsüne karıştığı genç kızlardı. Sandalyeyi işaret ettiğimde, ağzımı açmaya fırsat vermeden çantalarını, kabanlarını ve kaşkollarını oturdukları sandalyelere astılar. Saat sekizi yirmi beş geçiyordu. Masaya oturup garsonun benimle ilgilenmesini bekledim. Muhtemelen garson beni hayatı boyunca hiç görmediği için tanımadı ve “her zamankinden” siparişimin ne olduğunu bilmeyecekti. Bu yüzden az şekerli bir kahve söyledim. Yarım saatim vardı, bekleyerek geçirilecek yarım saat. Aslında bekleme eylemini hakkını vererek gerçekleştiremiyordum. Otuz dakikanın geçmesini beklerken hem az şekerli bir kahve yudumlayacak hem de kafedeki insan seslerini ve radyo sesini dinleyecektim.

Hiçbir zaman hiçbir şeyi tam anlamıyla bekleyemezdim. Ne bekleyecek zamanım ne de sabrım vardı. Alelacele ve yarım yamalak gibi ikilemeler oluşturuyordu hayatı. Ancak şimdi beklediğimin gelmesine dakikalar kalmışken birilerinin sebatla beklemeyi öğrenmiş olduğunu görebiliyorum. Kafenin kapısının tam karşı kaldırımında, bir elektrikçi dükkanının tentesine sığınmış öylece dikilen genç bir adam beklemeyi çoktan öğrenmiş gibi duruyor. Belli ki şemsiyesi kırılmış ya da unutulmuş, bu yüzden saçları suyla yakın temasta. Bir yandan sokaktan geçen araçların üzerine su sıçratıp sıçratmayacağına bakıyor, bir yandan muhakkak üst katlardaki bir dairenin penceresinden bir çift gözle rastlaşmayı bekliyor. Elinde armağan edilmek üzere bir demet gül bulunmuyor, delikanlı öylece bekliyor.

Peki ya kasanın yanında oturan, ellilerinde, iyi giyimli ve yakasına iğne oyadan broş takmış yalnız kadın? Beklemeyi benden ya da şu soğukta titreyen delikanlıdan daha iyi öğrenmiş midir? Bu sorunun cevabını, masasının üzerinde bir gazete gördüğümde alıyorum. İyi giyimli kadın benimle aynı hataya düşmüş oluyor. “Demek ki” diyorum kendi kendime “hakkıyla beklemenin yaşı yoktur.”

Benim bekleyişimin biteceği an gitgide yaklaşıyor. Onu gördüğümde olacakları hayal ediyorum. Çoğu gece uykuya dalacakken beynimde dolaşan gölgesini hatırlıyorum. Sonra onu aklıma getirdiğimde bana hissettirdiklerini: hayalinin bedenimin her noktasında uyandırdığı ürpertileri, bahsi her geçtiğinde hızlanan kalp ritmimi. Kavuşmamıza çok az kaldı, onu karşılamak üzere kafeden ayrılırken yağmur diniyor. Soğuktan tir tir titreyen delikanlının yanına pijamalarının altına bot giymiş bir kız geliyor. İyi giyimli kadın porselen fincanda bir çay sipariş ediyor ve kapıdan çıkarken radyoda bir adam başka bir dilde “Aşkını geri kazanmak için zamana ihtiyacım var.” diyor. Onunla bu şehrin en güzel ve en yalnız sokağında buluşmak üzere sözleştik. Tam 20.55’te, ne bir dakika geç ne bir dakika erken. Kolumdaki saatin tiktakını bileğimden geçen damarlar beynime taşıyor. Sıklaşan adımlarım bu tiktaklarla yarışıyor.

Ve sokağın başındayım. Kavuşmamıza kimsenin şahitlik etmesini istemediğim için çöplüğün kenarına sinmiş uyuyan sarı ve bir o kadar da pis kediyi korkutup kaçırıyorum. Eğimi bir hayli yüksek olan bu sokağın sağında deniz ve üzerinde mışıl mışıl uyuyan tekneler var. Görmesem de bunu biliyorum. İşte beklediğim geliyor, geldiğini fark ettiğimde önce el ve ayak parmaklarımın uçları uyuşuyor. Heyecandan olduğunu düşünürken bu uyuşma bir sarsıntıya dönüşerek bileklerime, ardından dirseklerim ve dizlerime tırmanıyor. Hayalimdeki, “Nasılsın, iyi misin?” diye sormadan vücudumda bir yılan gibi dolanmaya başlıyor. Belli ki o da beni çok beklemiş, bu zamana kadar kendisini niye beklettim diye kızmış olmalı. Zaman ilerledikçe onu daha yoğun hissediyorum, tüm dokularıma nüfuz ediyor. Bende yarattığı sarsıntı ensemden ve avuçlarımdan fışkıran teri silmeme izin vermiyor. Kavuştuk diye sayıklıyorum, aslında ne dediğimi bilmiyorum çünkü onunla birlikte olmak bilincimi yok etmeye başlıyor. Önce ellerim ve ayaklarım çözülüyor. Ardından dilim düğümleniyor, soluk artık bana bir şey ifade etmiyor.

 

Hoş geldin. Tanıştığımıza memnun oldum. Zamana ihtiyacımız vardı.

Please follow and like us:
Sevinç İrem Balcı

Sevinç İrem Balcı

Aralık 1998’de İzmir'de doğdum. Beş yaşında okumaya, yedi yaşında yazmaya heves ettim. Öykü yazma eylemini zaman zaman terk etsem de hayatımın bir köşesinde her zaman bulundu. 2017 senesinin son aylarında güzel bir tesadüfle MDF ile tanıştım ve şimdi de edebiyatla aramızdaki macerayı Mevzular Derin okurlarıyla paylaşmaktan büyük bir kıvanç ve heyecan duymaktayım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir