Seattle’a Dair

Oyuna çıkmadan üç hafta önce gördüm ilk defa Seattle’ı. Kapitalizmin taze kölesi ben, insanlarla uğraşmalı işimden hem vücut hem kafa olarak oldukça yorgun ve düşünce iplerini elimden kaçırmış vaziyette işten çıkıyorum ve prova yaptığımız apartman dairesine ulaşıyorum. Hocam kapıyı açıyor, birbirimizle selamlaşıyor ve hal hatır soruyoruz uzun zamandır görüşmemiş iki eski savaş gazisi gibi. Diğer ekip üyeleri mutfakta oturuyor, onlara da bir selam çaktıktan sonra pet bardağa üç tatlı kaşığı kahve, bir küp şeker, sıcak su katıp karıştırarak arka balkona geçiyorum. Balkon kapısını açınca tırabzanlara yaslanmış, ağzında beyaz filtre sigarası, saçları batmakta olan güneş misali turuncu ve düşünceli şekilde trafiği izlerken görüyorum Seattle’ı. Birkaç saniye kapının önünde kalıyorum ve o birkaç saniye bana bir ömür gibi geliyor. Terlemeye başlıyorum, kalp atışım hızlanıyor ve kulaklarımda bir grunge yankılanıyor. Kuzeyden hafif bir rüzgâr esiyor, esen rüzgâr gün batımı saçlarını havalandırıyor, saçlarının kokusunu burun deliklerimden beyin kıvrımlarıma, beyin kıvrımlarımdan zihnimin en ücra köşesine taşıyor ve oraya çiviliyor. Derin bir nefes alıp balkona giriyor ve “Merhaba” diyorum. Yüzünü bana dönüyor ve görmediğim kadar güzel bir gülümsemeyle o da “Merhaba” diyor. Adını, işini ve ekibe tesadüfî bir şekilde yeni katıldığını söylüyor ve ben sadece dinliyorum. Güneşin son ışıkları hali hazırda beyaz olan tenini daha da aydınlatıyor ve ben karşısında konuşamıyorum. Aptal gibi görünmemek için konuşmaya zorluyorum kendimi fakat o an konuşma yetimi kaybediyorum. Bedenim istemsiz hareketler yapıyor ve kendimi zar zor balkondan çıkartıyorum. 

Prova sonrası arkadaşımla buluşup birer yorgunluk kahvesi içiyoruz ve durumu ona anlatıyorum. Uzun uzun yüzüme bakıp “Saçmalama! Yedi aydır yalnız olduğun için sağlıklı düşünemiyorsun.” diyor sadece. Bir yerde ona hak veriyorum çünkü California’dan sonra ciddi manada hayatıma bir daha kadın almamaya ve bu süre zarfında oldukça güzel kadınlarla karşılaşmama rağmen yedi aydır o gün hissettiklerimi hissetmediğimi söylüyorum, Seattle’ı gördükten sonra durum biraz ciddileşiyor. Eve gidiyorum ve direk üzerimi değiştirip sabah işe gitmek üzere yatıyorum fakat saçlarının kokusu zihnime öyle bir kazınmış ki uyuyamıyorum. Balkona çıkıp gecenin soğuğu ruhumu harlarcasına bir sigara içiyorum ve ardından binlerce düşünceyle sızıyorum. 

Oyun gününe kadar yaklaşık altı defa görüyorum kendisini ve her gün biraz daha ilahlaşıyor zihnimde. Son prova çıkışı tüm cesaretimi topluyor ve kahve içmeye davet ediyorum kendisini fakat yorgun olduğunu ve bir an önce eve gidip dinlenmek istediğini söylüyor. 

Oyun günü biraz geç geliyor salona. Prova arasında beraber sigaraya çıkıyoruz ve biraz sohbet ediyoruz. Oyun için heyecanlı olduğunu söylüyor, söylerken de elleri titriyor. O an ellerini tutmak ve “Korkma ben varım” demek istiyorum ama yine vücudum komutlarıma uymuyor, karşısında konuşamıyorum. Birkaç saat sonra kostümünü giyip geliyor, salaş giyindiğinde bile benim için dünyadaki en güzel varlıkken elbisenin içinde onu görmemle “Tanrım, bu güzelliği sonum kıl ve şu an uçur beni yanına.” diye geçiriyorum içimden. Yanıma gelip bir sigara yakıyor ve o anki güzelliğinden mi bilinmez daha bir güzel gülümsüyor. 

Oyun bitiyor, selamımızı veriyoruz ve kulislere dağılıyoruz. Üzerimi değiştirip kulisten herkesten önce çıkıyorum ve salonun giriş kapısındaki merdivenlere oturup onun da çıkmasını bekliyorum. Ben Seattle’ı beklerken salonun bahçesine uzun boylu biri geliyor ve birkaç dakika sonra salonun kapısından Seattle çıkıyor. Orada olduğumu belli etmek için ayağa kalkıyorum ama o doğruca biraz önce gelen adama doğru koşuyor. Birbirlerine sıkıca sarılıyorlar ve öpüşüyorlar. Kulaklıklarımı takıyorum ve bir sigara yakıyorum. Çantamı sırtlayıp yola doğru yürüyorum ve tam salonun bahçesinden çıkacakken beni fark edip arkamdan sesleniyor. Dönüp içten bir gülümseme atıyorum, sol kolumu kaldırıp zafer işareti yapıyorum ve iyi geceler diliyorum. O anda sokak lambaları sönüyor ve kulaklarımda şu sözler yankılanıyor;

“Cause I’ll stop tyring to make a difference,

  I’m not trying to make a difference,

  I’ll spot trying to make a difference,

  No way.“

Sigara korunun karanlığında sadece yürüyüp gidiyorum, bir daha Seattle’ı görmemek üzere.

Please follow and like us:
Anıl Aksoy

Anıl Aksoy

1991 yılında bütün memlekete bakan fakat kendi şehrinin takımına bakamayan bir kentte doğdum, büyüdüm ve berbat hayatımı sürdürmekteyim. 2001 yılından itibaren sıkı bir rock dinleyicisiyim, 2010'da delirdim ve 2013 yılında yazmaya başladım, bir kadının hayatımdan çıkışı vasıtasıyla. İlk zamanlar kişisel bloğumda yazdıklarımı yayınladım ve 2018 - 2020 arası eş zamanlı Leyli Sanat'da yazdım. Süper bir yazar yahut yazdıklarımla birilerinin hayatını değiştirmek gibi bir amacım yok. Bir mevzum var ve okuyan kişinin bu mevzuyu kavrayıp "derdini anlıyorum" demesi benim için yeterlidir. Rom, sigara ve Yavuz Çetin aşkına, RA-men.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir