Rüzgar ve Yaprakların Son Dansı

“Vadiye yürüyerek inilmezmiş çünkü insanoğlunun diğer hayvanlara kıyasla iki ayağı üzerinde yürümesi vadiye inişi imkânsız kılarmış. Önceleri inenler olmuş ama vücutları öyle yaralar, öyle bereler almış ki iyileşmeleri çok uzun zaman alsa da vücutlarındaki yaraların kalplerine verdiği yara hiç iyileşmemiş. Vadi halkı o insanlardan fazla söz etmezlermiş çünkü vadinin oluşumundan daha öncesine dayanan kadim raconları varmış. Racona uymadıkları için, vadi halkı onlardan din üzerinden siyaset yapan orospu çocuğu politikacılara duydukları nefretin oluşturduğu denizin berraklığını bozan taşlardan daha çok nefret ederlermiş.

Vadiye yüzerek gitmek yine insanoğlu için olanaksızmış çünkü iki ayaklıların yüzme becerisi denizin en sakin zamanlarında bile fazla güçsüzmüş. Yine bilinmeyen bir zamanda vadiye yüzerek gelmeye çalışanlar olmuş ama denizin en sakin zamanında bile oluşturduğu dev, köpüklü, acımasız ve bir o kadar da sevgiyle insanoğlunu kucaklayan dalgaları onları denizin kalbine çekmiş. Vadi halkı onlardan da söz etmezlermiş. Hiç tanımadıkları, sevişmek istemediği için insanoğlu tarafından öldürülen insanlara ve din üzerinden siyaset yapan orospu çocuğu politikacıların köpekliğini yapan insanoğlunun, haklarını savunmak için öldürdükleri insan ve insanoğullarına olan üzüntülerinin oluşturduğu bir dağın ikiye ayrılması kadar üzülürlermiş. Üzülürlermiş çünkü vadinin raconu bunu gerektirirmiş.

Vadiye ayda bir kere yine eskiden vadide yaşayan, beyaz saçlı ve kızıl sakallı, vadinin ikinci doğanlarından, yıllardır üzerinden çıkarmadığı rengi solmuş sarı balıkçı yağmurluğu ile yine o yağmurluğu aldığı sene vadinin ölen ağaçlarından kendi evinin çivilerini sökerek yaptığı küçük ama çoğu devirden büyük, sol korkuluğu büyük bir balığı yakalamaya çalışırken kırılan teknesiyle, vadi dışındakilerin deyişiyle liman zabıtası, vadi halkının deyişiyle kasapların Erdoğan gelirmiş erzak ve vadiye gelmesinde sakınca görmediği insan ve insanoğullarını vadiye getirmek için. Vadiye götürmeye layık gördüklerine kendi yaptığı palamut çaparilerinden ve ne zaman aldığı belli olmayan hafif sirkemsi şarabından verirmiş, vadiye götürmeye layık görmediklerine ise attığı sözsüz bir bakış zaten anlatırmış anlatmak istediğini.

Vadiye getirdiği insan ve insanoğulları vadide bir ay geçirmek zorundaymış çünkü kasapların Erdoğan ne zamanından önce ne de zamanından çok sonra sürermiş motoru kendisinden büyük teknesini. Konuştuğu nadir zamanlardan birinde neden ayda bir geldiği sorulduğundan ” Vadinin raconuna karşı gelmek, annemin yaptığı yemeği tabakta bırakmak kadar ayıp ve gereksiz.” demiş. Kasapların Erdoğan aslında çok konuşkan bir adammış ama vadiden ayrıldığından beri konuşmaya tenezzül etmemiş ya da konuşması gereken şeyler fazla gereksizmiş. Orada bir ay yaşamaya mecbur insan ve insanoğullarının vadide yaşamaya layık görünenleri vadi halkı tarafından vadinin ölen ağaçlarından ve yine kendi kulübelerinden çıkardıkları birer çivi ile yaptıkları kulübeler ile ödüllendirirmişler ve kadim zamanlardan beri orda yaşıyormuşçasına onları kendilerinden biri gibi görmüşler. Yaşamaya layık görmediklerine ise sadece kaldıkları süre boyunca pek güzel ağırlarlar, gidecekleri gün kasapların Erdoğan, teknesini yanaştırıp tekneye adım attıklarında hep bir ağızdan vadinin en acıklı türkülerini söylerlermiş, vadide yaşayan tüm canlıları ve vadiyi ağlatırcasına. Türkü bittiğinde denizin köpüklü büyük dalgaları dümeni eğri tekneyi söyle bir sarsar ardından sert bir karayel esermiş. Vadiden dönenlerin bazıları bunu kasapların Erdoğan’ın verdiği sirkemsi şaraplarını yudumlarken sakin bir Eylül yağmuru gibi ağlayarak anlatırmış. Bazıları da sadece sigarasından büyük nefesler çekerek boşluğa bakarak anlatmazlarmış. Vadinin raconu bunu gerektirirmiş.”

Hikâyesini bitirdiğinde yaptığı peynirli omletin buharı yarı çıplak vücuduna vuruyordu. Omleti masaya koydu, sonra teybin düğmeleriyle rastgele oynayıp yedi-yirmi dört grunge çalan bir radyo kanalı bulup bir sigara yaktı. Çaydanlığın buharı tüm mutfağı kaplayıp çayın demlediğini tüm hıncıyla haykırırken sigarasını dudaklarının arasına alıp çayı üzerinde silinmiş anlamsız resimler bulunan eski kupalara doldurup masaya geldi.

“Soğumadan yemeye başlasan da yavaş yavaş toparlansak artık!” dedi.

”Sen omlet yapmayı bilmezdin.” dedim şaşırmış bir ses tonuyla.

Sinirli bir şekilde yüzüme baktı;

“Abim öğretti bir şeyler. En son kendi imkânlarımla bezelye pişirdiğimde tencereye bakıp   ’’Aslında bezelye çorbası niyetine yenebilir.’’ dediğinde sinirlendiğimi görüp pratik tarifler verdi. Ağır pratiklerin sonucunda olan bu.” çayını yudumlayarak bitirdi sözünü.

Hala gecenin huzursuzluğunda olan ben ne çaydan içebiliyor, ne omleti tadabiliyor, ne de sigara içmeye istek duyuyordum. Uzun zaman sonra tekrar karşılaştığın biriyle gayet hoş ve şehvet dolu bir gece geçirdiğinde nasıl hissediliyorsa öyle hissetmeye çalışıyordum ama pek de fayda etmiyordu duruma. Yarı çıplak vücudu ile karşımda otururken bu tarz düşüncelere girmem hem abes hem de ona karşı büyük ayıp olacağından dalgın dalgın ona bakmayı sürdürdüm.

Yaklaşık bir buçuk saat sonra toparlanıp evden çıktık ve sahil kenarında yürümeye başladık. Hava kapalıydı, rüzgâr dalgalı saçlarını savuştururken Akdeniz ikliminde büyüyen onun Marmara rüzgârına karşı mücadelesi destansıydı. Boş ve hafif ıslak banklardan birine oturduk. Uzun bir süre konuşmadık. O ara ara bana bakarken ben sadece Marmara’nın sinirini dışa vurmasını izledim. Konuşsak muhtemelen dün gece unutulacak, o üzgün ben ise hissiz bir biçimde yine Marmara’nın öfkesini izlemeye koyulacaktım. Bu böyledir çünkü her zaman ilk kurşunu sıkan kaybeder.

“Hani çocukken annenin elinden tutmuş çarşı pazar gezerken vitrinde bir oyuncak görürsün. Israr edersin aldırmak için, ağlar, yerlere yatarsın, ortalığı birbirine katarsın ama aldıramazsın çünkü ailenin o oyuncağı alacak gücü yoktur. O oyuncağın hasreti ve güzelliği ile büyürsün. Kendi ayaklarının üstüne basan, hayatın tüm stresi ve boğuculuğunun uzun ve sert akıntısında sürünen biri olursun. Sonra bir gün aynı oyuncakçının tozlanmış rafında, aynı yerinde o oyuncağı tekrar görürsün. Tabi zaman senin büyümeni engelleyemediği gibi o oyuncağın da eskimesini engelleyemez. O an, o oyuncağı alacak gücün vardır ama inatla almazsın. Çünkü onun ulaşılmazlığının tatlı hazzı ile büyümüş, yetişmişsindir ve farkındasındır eğer o oyuncağı alırsan belki de hiçbir şey güzel gitmeyecek. Belki de pişman olacaksın eskidiği için. Farkındasındır çünkü onun çok önceden elde edilmesi zor, şimdi ise zamanı geçmiş tozlu raflarda hiçliğe gitmeyi beklemekte olduğunun. İşte benim sana olan aşkım da bu. Ben seni değil senin ulaşılmazlığını ve sensizliğin bana yaşattırdığı acıyı seviyorum!”

Duygusuzluğu ile tanıdığım o kadının gözlerinin yaşardığını görmek kış ayazında evlerin damından akan su damlasının enseme değmesinin donuk acısını yaşatmış olsa da, kendimi, ruhumun tamamının zamanda kaybolan azı kadar ifade etmenin rahatlığı ile bir sigara yaktım. Bir nefes çektikten sonra hiçbir şey demeden sigarayı dudaklarımdan alıp hızlıca içmeye başladı:

“Benden bu kadar nefret ettiğini bilmiyordum.” dedi sigara dumanı oturduğumuz bankın üstünde yoğun bir çatı oluştururken ve devam etti:

“Neden sormadın hiç niye bu halde olduğumuzu bana? Neden bana bağırıp çağırmadın? Neden hiçbir şeyi sorgulamadan oluruna bırakıp çekip gidiyorsun? Belki anlatamadığım sebepler vardı? Belki baskı altındaydım? Belki etrafımda senin varlığından rahatsız insanlar vardı? Belki, bir gün seni kaybedecek olmanın korkusuyla bu kararı verdim? Sonuçta herkesten önce ölüp gideceksin. Belki de benden önce ölecek olmanı kaldıramadım?

Neden sormadın bunları bana?

Neden? Neden? NEEEDEEEENNNN?”

Avazı çıktığı kadar bağırdı ve o zamana kadar ağlamadığı kadar şiddetli ağlamaya başladı. Sigarası sonuna kadar rüzgarın da teşviki ile yanarken bir sigarada daha yaktım.

Haklıydı, hiçbir şeyi sorgulamadan bitirmek istiyorum dediğinde gitmiştim. Belki sorsaydım nedenini, belki bağırıp çağırsaydım bu halde olmayacaktık. Bunları düşünürken sigaramı yarılamış Marmara’nın artık öfkeden yenik düşmüş amaçsız dalgalarını izlemeye devam ediyordum. Ummadığım bir yerde ve umduğum bir zamanda öyle vurdu ki haykırışından oluşturduğu yumruğunu sol gözümün altına, bin kere öpse de iyileşsin diye bin kat fazla kanardı o dakikalarda. Hiç görmediğim kadar ağlaması ve hiç görmediğim kadar bağırması bir ağır sıklet boksöründen tam göğsüme kroşe yemiş gibi acıtmıştı. Zaten o anda her an vurabilirdi yaşadığı hiddetin etkisiyle, arkadaşları öğretmişti bir iki hareket. Yaşlarını silip bir sigara daha yaktı. Benim Marmara’yı izlememi aldırmadan bana dönüp uzun uzun baktı. Benim Marmara’ ya, onun bana uzun bakışlarından sonra tek bir cümle çıktı ağzından sadece:

“Neden tekrardan biz diyemiyoruz birbirimize?”

Elimi tutmak istedi, geri çektim tüm üzüntüm ve ona duyduğum hayranlıkla. Zihnimde müzik yankılanmaya başladı o anda;

“Overwhelmed, you chose to run

Apathetic to the stunned

It’s your decision”

“Biz iki temmuz gecesi öldük!” diyebildim sadece.

Sert bir rüzgar esti, rüzgarla birkaç yaprak havalandı isimlerimizi kutsarcasına.

Sadece siktir olup gittim.

Please follow and like us:
Anıl Aksoy

Anıl Aksoy

1991 yılında bütün memlekete bakan fakat kendi şehrinin takımına bakamayan bir kentte doğdum, büyüdüm ve berbat hayatımı sürdürmekteyim. 2001 yılından itibaren sıkı bir rock dinleyicisiyim, 2010'da delirdim ve 2013 yılında yazmaya başladım, bir kadının hayatımdan çıkışı vasıtasıyla. İlk zamanlar kişisel bloğumda yazdıklarımı yayınladım ve 2018 - 2020 arası eş zamanlı Leyli Sanat'da yazdım. Süper bir yazar yahut yazdıklarımla birilerinin hayatını değiştirmek gibi bir amacım yok. Bir mevzum var ve okuyan kişinin bu mevzuyu kavrayıp "derdini anlıyorum" demesi benim için yeterlidir. Rom, sigara ve Yavuz Çetin aşkına, RA-men.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir