Örtüsünü Kaldırırsan Gecenin, ‘’ Ah! Sevdiğim Her Şey Diyeceksin’’

Hiç kimse sevmemiştir bu karanlığı.

Uykusunu, huzursuzluğunu ve çığlığını ruhunun, duymamıştır.

Ateşböceklerinin ve Zerdüşt’ün ağladığını kimse görmemiştir mesela,

Morg koridorlarına sinmiş demirin soğukluğunu hissetmemiş, bilinçsiz ve aptal güruhu bir insan topluluğunun yüce isimli tanrıları dahi, bilakis; kanlı bir gösterinin seyrinden vazgeçmemiştir.

Gündüz kelebekleri konduğunda avuçlarıma,

Bilirim sevemez kimse bu karanlığı benim sevdiğim kadar.

Limon kokulu tek bir mum yerleştiririm pencereme,

Denizcilerin yalnızlık çağrıları gibi

Seslenirim gece ve düş bekçilerine; ‘’baharın kokusunu çok özledim, ne olur bana bu huzuru bahşedin’’

Zaman, huzurevinde ölümü bekleyen korkak ve yaşlı bir bunağın belleğidir.

Beklerim, çağrılmayan Yakup’un çaresizliğinde.

Direnir mum ve titrer sonra ve siyaha bırakır kendini usulca.

Anlarım ki karanlık bana reva görülür.

Korkumun temel kaynağı bu süslü maskeler,

Işığını yitirmiş ölü kâhinlerindir.

Ve onlar sarılmaz karanlığın kollarına ki uzuvları oldukça yeterlidir buna.

Saray koltuklarında Leyla masalı anlatır ve sürtük tabiat ana! derler…

Afilli şiir inşa eder, ancak şair değildirler.

Deniz ülkelerinde,

Deniz yosunu göz çukurlarına diri diri gömülen Elsa’yı görmezden gelirler.

Kim severse bu karanlığı, ben de severim.

Öyle bir severim ki,

Boşluktan bir terminal,

Terminalden bir çocuk,

Çocukta bir ürperti,

Otobüs camlarından sızan ceset kokuları ve pahalı prezervatif kutularını dahi görmezlikten gelirim.

Dolunay ışığının aydınlattığı tüm aldatışları, aldanışları ve soğuk vedaları da severim.

Bir cinayet derim bu, adı konmamış bir cinayet…

Yani, bir tabutun çivilerini yerinden çıkarmak ve öpüp koklama istemi…

Sevmeyenler vardır karanlığı, arkasını dönenler ve yüz üstü bırakıp çekip gidenler.

Papatya ekmeğinin kopmuş parçaları ve dilenci fahişelerin tüm hüznünü içinde barındırırlar.

Kalabalık kentlerin türküsünü bilmeyen eli kanlı bir ozan gibi; ‘’çok sevmekten çıldırdı Hasan, çünkü sevmekten çıldırmak bir lükstür’’ derler tabi.

İblisin ışığı ile aydınlanan peygamberdevesinin yükü, nedendir anlamsızdır onlarca ve çoğulca sorarlar,

Nedir inancın?

Bunca çile ve acı uğruna?

Sprey boyaların duvarlar için üretildiğini,

Duvarların, esrar etkisi sevimliliğinden bihaber…

Sövdükçe karanlığa,

Tarkovski caddesi, Marie Antoinette mahallesine de düşmez yolları.

Karanlık nedir bilmeyen bu düş bulvarından birinde; ‘’Biz seninle, kimsesizlerin can verdiği varoş bir sokakta ya da neon ışıkların aydınlattığı lüks bir barda karşılaşabilir, göz göze gelebilir ve âşık olabilirdik. Ancak, benim telefon taksitleri, senin üniversite finallerine yetişmen gerekiyordu. Belki, ertelenmemiş bir yaşam gravüründe, bu bir hayli hoş olurdu’’ cümlesine bir sonuç ilişkisi getiremez ve yaşamı dayanılmaz kılarlar, ruhu aşk ve sarhoşlukla örnek dayanaksız insanlara…

Her dokunduğumda karanlığa, kederli yazgımı anımsıyor ve unutuyorum sizi.

Benim ruhum dipsiz bir kuyudur,

Çakıl taşlarının erişemeyeceği sade ve net çizilmiş bir maskeyle gizlenmiştir.

Kanım, akışkan kızıl güneşidir.

Yazgım, kanımla yazılmıştır ahşap günlük defterlerine.

Özlemek üzerine mutlu olduğum tüm sahnelerde bisiklete binmem söylenir ve binerim bisiklete.

Dört ayaklı hayvan gibi bir hergeleye iki ayakla verilen karşılık sonrası,

Nehir kenarlarındaki yeşil çimenlere giderim ve gidebilirim.

Ama sen hiç gitme derim gitme!

Ki bunu tüm ruhumla acının doğasına uygun olarak söylerim.

İkizler paradoksu, örs, üzengi ve çekiçle felsefe,

Protestan ilahileri eşliğinde sonlanırken ve kozasını terk ederken kelebekler,

Tütsüler yanar, karanlığa lanetler okunur.

Kutsal olan rahimlerin,

Gebeliğidir, yalnızlığın gecesi ve gündüzü.

Hediyeler alınır ve kutlanmaz doğum günleri.

Kapılar açılır ve umutsuzluk yatışmaz.

Ebediyet tekerrür eder,

Hüzünler asabiyetle kovalar kuşları.

Müzisyenler düşer cennetten ıssız kasaba yollarındaki çamurlara,

Savunmasız bir ağlama nöbetidir,

Aşktır, bu bir şiirdir…

Beden ölçülerini unutmak ve kendini yitirmektir.

Usta bir terzi gibi kendi söküğünü dikmen gerekir…

Bizatihi kirlenmişlik halidir…

Ve bu lanet karanlığı hiç ama hiç kimse sevmemiştir.

Please follow and like us:
Türkeş Kurban

Türkeş Kurban

Sizi yazıyorum. Birinizi değil hepinizi, hepimizi… Tüm elbiselerden sıyrılıp çırılçıplak oturdum, kalem elimde neşter, vicdanımı kesmekten ve yazmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Yazıyorum ve balıklara atıyorum…

Örtüsünü Kaldırırsan Gecenin, ‘’ Ah! Sevdiğim Her Şey Diyeceksin’’” için bir yorum

  • Avatar
    25 Mayıs 2018 tarihinde, saat 19:43
    Permalink

    Yürek alev alev vücut 3 günlük ceset.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir