Ölür İse Ten Ölür

Cenaze töreni olan her günün bir gece öncesinde 7 metre derinliğinde bir mezar kazıp 5 metresini tekrar toprakla dolduruyorsam bu, topraktan kendini soyutlamış “tahta korumalı lordlar”ın en ufak depremlerde, solucan ve kunduz hareketlerinde doğanın derinine ve özüne dönmesini kolaylaştırmak içindir.

Sözlerim, daha önce pek çok kez bu yapay yaşama veda seremonisine katılmış, ruhu doğal, dilekleri basit saf yaratılışlılar için ahlaksızca olarak değerlendirilebilir. Fakat sözde tek amacı merhumların huzurunu sağlamak olanların, onları çevrelerinde akmakta olan canlı yaşamı bittikten sonra hala görme şansları olan belki de tek yaşamdan – toprak altı yaşamdan- tahtalar ve hatta kumaşlarla uzakta tutması benim içime sindirebildiğim bir gerçek değil.

25 yıldır mezarcı olan şahsım rahatlıkla söyleyebilir ki bu meslek dalgın ve düşünceli bir insan tipi yaratmak için gayet uygundur. Mesleğin ilk yıllarında umarsız, başı ve aklı boş bir delikanlı olan benin, tek derdi aylık parasını alıp mesleğini tanıştığı kadınlardan olabildiğince saklamak olan benin, bunca yıl içerisinde yaşam, ölüm, cenaze törenleri, din, mezarlık ve doğa üzerine sorduğu sorular ve geliştirdiği düşüncelerle erken yaşta fiziksel olarak silinip gitmesi buna gayet güzel bir kanıt olabilir. Erken yaşlanmanın iş gücü kadar düşünce gücünün de bir sonucu olduğunu artık biliyorum. Ama siz daha ne düşündüğümü bilmiyorsunuz.

Deneyimlerin öğretmenliğini sorgulamak aptallıkla eşdeğerdir. Hele benim birçok soruma cevap üretebilmeme yardımcı olan çılgınca deneylerin sonunda ulaşılan deneyimleri eleştirmek tamamen gereksizdir. Bu deneylere yıllar sonra bazı mezarları tekrar açıp bakmak, ölülerin derinliğinde bir çukur kazıp orda birkaç gün yaşamak, mezarlığı yer altı hayvanları için daha çekici hale getirmek adına düzenli toprak ıslahı yapmak, mezarlıktaki ağaçların köklerini, aksi yönde uzamış olanları kimyasallarla durdurmak suretiyle, çevresindeki mezarlara uzayıp ulaşacak şekilde ayarlamak örnek verilebilir. Bu kadar uğraşın sonunda ulaşılan en önemli sonuç ise sizlerin geleneksel yaşam ve ölüm anlayışınızın tamamen saçmalık olduğudur. Ölüler, hayalinizdeki ve arzularınızdaki gibi, buzdolabına koyup yemek için istediğiniz vakte kadar beklettiğiniz hayvan cesetleri gibi değildir.

Ölülere özel bir mezar yeri kazar, sırf siz istiyorsunuz diye başına bir mezar taşı koyup adını oraya kazırım. Böylece arzuladığınız zamanda yanına gidip duygu dökeceğiniz, dualar okuyup belki de yukarıdaki hayat adına değişiklikler için medet umacağınız “yer altı vitrinleri” istediğiniz şekilde hazırlanmış olur. Bu yer altı vitrinleriniz sayesinde de saraylarda katiplik yapmış büyükbabanız ile dünyaya geliş amacı sadece para yemek olan, hayırsız ve uğursuz olarak hatırlanan oğlunuzu aynı yerde gösterme şansınız olur. İyi düşünülmüş bu tarz bir reklamla da oğlunuzun itibarını
kurtarabilirsiniz. Mezarlıklar iyi birer kötülüklerden arınma yuvasıdır!

Ölülerin sürekliliğine dair ise şunu söylemem gerekir: Onlar, perspektifinize bağlı olarak hem ölü hem de diridirler. Fakat öncelilikle dünyadaki yaşam-ölüm döngüsünün sizlerin bu zamana kadar algıladığınız halinden tamamen farklı olduğunu kabul etmeniz gerekir. Dolayısıyla –zombi fantezilerinden bağımsız olarak- yaşayan ölüler olduğu gerçeğini reddetmeniz algınızı hep sınırlı tutacaktır. Bu kabulden sonra size diyeceğim ki “Evet! Haklısınız. Ölüler gerçekten ölmüşlerdir. Fakat bu ölüm sadece yer üstündeki yaşamda olmuştur. Yer üstündeki yaşamda ölen bir kişinin bir şekilde dünyanın canlılık barındıran unsurlarına dönüşü sağlanırsa (cesetlerin toprağa gömülmesi, yakılan bedenlerin suya atılması gibi) bundan sonra oradaki yaşamı başlamış olur. Ve o canlılıkta her zaman bulunmuş olan oranın sahipleri de kişinin canlılığın devamında rol alması için tüm gücü ile uğraşır. Çünkü hayat sözcüğü sonu uçurum olan bir yokuşun ifadesi değildir. O sözcük yalnızca değişimin belirtisidir ve değişimler canlılığın en büyük imzası olarak vücut bulur.

Toprağın kollarına kendini bırakmış kişiye bakteriler, hayvanlar ve bitkiler sırasıyla dokunur ve en başta iki dünya için de bir anlam taşımayan ölmüş, çürümeye yüz tutan etin tekrar hayat bulma süreci başlar. Bu uzun ve kolektif süreçte kişiye, yer üstü yaşamında büyümesi için yardım eden onca insan olduğu gibi yer altı yaşamında da gelişmesi için çalışan binlerce canlı vardır. Ve bu değişimin sonuna gelindiğinde fark ederiz ki yukarıdaki yaşamda sadece bir bedenle sınırlı olan canlılık, aşağıya evrildiğinde Dünya toprağının uçlarına kadar ulaşır. Sayısız parça ile her yerde olmuştur artık. Hayal edilemeyecek şekilde genişlemiş bir canlılığa sahip olan bu kişi artık o sonsuz büyüklükteki değişim çarkında daha büyük görevler yapmaya hazırdır.

Fakat sizler o doğru gözlerinizi yanlış insanların üzerinden çevirmeyi öğrenmelisiniz. Yer üstü hayatının illüzyonlarından kurtulun artık! Bırakın benim kendi kurtuluşumun iğrenç hikayesi sizin kendi kurtuluşlarınıza da önder olsun:

Bundan yaklaşık 7-8 yıl önce sofuluğu ile ün salmış bir köyün bir o kadar kendisine yakışan “ermiş” imamı yeni doğan Güneş’e karşı ölü uyandı. Hiçbir köylünün fire vermediği, civarın cesur delikanlılarının tabutu sırtlayarak mezarlığa doğru götürdüğü cenazede görevli olarak ben de oradaydım. Bir ara bıyıkları yeni terlemiş, çömez olanın ayağı takılıp yere düşünce tabut da büyük bir gürültü ile yere çakılarak açıldı. Beyaz örtünün altından siki dimdik kalkmış olan imam köy halkını son kez selamlıyordu.

Bazı yalancıların aksine bizlerle beraber yer altı dünyası yaşamına tertemiz bir bütün halinde girecek olanlar bizim bu güzel şarkımızın sözlerini şevkle fısıldayabilirler:
“Korkma sadece toprağa gideceksin, sonra toprak olacaksın, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin, oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak, belki; belki o arı ben olacağım.”

Cenaze töreni olan her günün bir gece öncesinde 7 metre derinliğinde bir mezar kazıp 5 metresini tekrar toprakla dolduruyorsam bu, insanlığa ve de teker teker her bir insana olan inancımı eyleme dönüştürmek içindir. Yeni bir hayatta görüşeceğiz.

Please follow and like us:
Alperen Yavaş

Alperen Yavaş

İyi günler genç beyler ve bayanlar, size kendimi tanıtmam gerekirse 99 doğumlu, edebiyatla ilgili ve çevresindeki çoğu şeyi anlamlandırmaya çalışan bir beşerim. MDF adlı güzellik benim okurluktan yazarlığa geçişimdeki ilk ciddi basamak oldu. Sonradan gittikçe büyüyen ve internet sitesine de kavuşan bu fanzin benim kendimi anlatmamı sağlayan en güzel yer.aslına bakarsanız genele dair düşünebileceğim yaşlara geldiğimden beri kafamda sürekli bir çark dönüyor ve bu enerjiyi de diğer insanlara aktarmak istiyorum. Son olarak burası inanıyorum ki burada benim kendimce uydurduğum “tanıtıcı kelimeler”e hiç muhtaç bırakmayacak, kendi karakterimi üstüne işleyebildiğim yazılara ev sahipliği yapacaktır. Eh, o zaman da gelip “lan bu da ne saçma biyografiymiş haa”dersiniz olur mu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir