Kurumsal İlişkiler

Her öğle arasında olduğu gibi, yaşadığım şehrin en ferah, en düzayak, en lezzetli yemeklerinin piştiği lokantasında karnımı doyurmuş, üzerine az şekerli kahvemi içiyordum. Kahveye eşlik eden bir arkadaşım olmadığı için yandaki büfeden emanet aldığım bulmaca ekinde kalem kıpırdatıyordum ki bu saatlerde pek müşterisi olmayan güzide lokantamızın kapısından bir çift içeri girdi. Adamın geriye taranmış koyu renkli saçları ve modası çoktan geçmiş kahverengi ceketi vardı. Bu görüntüyle 70’lerde meşhur olmuş bir şarkıcıyı andırıyordu 30’lu yaşlarının sonlarında olan bu adam. Aslında yaşına göre pek fena sayılmazdı. Fakat yüzündeki endişe giyim tarzından daha çok dikkat çekiyordu, kendinden yaşça biraz daha büyük olduğunu düşündüğüm eşi ise adamın aksine oldukça sakin görünüyordu. Lokantada dolu olan diğer masadaki müşteriyi neredeyse her öğle arasında gördüğüm için buraya belli ki alışkın olmayan çift ilgimi çekti. Benimle aralarına bir masa boşluk bırakıp karşı karşıya oturdular. Kısa bir suskunluğun ardından adam eşine bakarak diyalog zannettiği bir monoloğa başladı, yer yer sesini yükseltiyor, kimi zaman cebinden mendilini çıkarıp terleyen avuçlarını siliyordu. Duyabildiklerim kadarıyla hararetli geçen bu konuşmanın temasını anlamaya çalışırken adamın eşi karşısında öylece duruyordu. Arada onları dinleyip dinlemediğimizi anlamak için diğer masadaki kadınla bana göz atıyordu. Kadın cep telefonuyla uğraşıyor, bense çengel bulmacada yüzünde kaşlarından ve kirpiklerinden başka tüy bulunmayan “ünlü bir Türk şairine” nasıl bir stil kazandırsam diye düşünüyor gibi görünüyorum. Adam sürekli Tülay diye birinden bahsediyordu:

“Hayatım, bak Tülay bu projeyi kabul etti.”

Eyvah, bir kadın ismiyle başladınız! Baştan kaybettiniz beyefendi.

“Bir aya kalmaz bu proje sıcak paraya dönecek gör bak!”

Çocuğun okul taksidi için sıcak paraya bu ay ihtiyaç var ama!

“Hem bu parayla bütün borçlarımız da kapanacak.”

Nasıl? Kredi kartı borcunu ödemek başka bir bankadan kredi çekin diye mi?

“Canını sıkmana gerek yok. Sonunda rahat bir nefes alacağız.”

Hanımefendi içinden bunu kaç kere duyduğunu saymakta.

Bir senaryo yazmaya başladım tabakla fincanın ağzını kapatırken. Parayı elinde tutamayan, giriştiği her işte elinde olanı sıvayan bir koca. Belli ki bu sefer de çapkınlığına denk gelmiş olmalı, projesini hayata geçirecek Tülay hanımla bir ya da birkaç güzel gece geçirmiş. Sevgili eşinin yüz ifadesine bakılırsa kocasının bu tür para kaybetme ve sıfırdan yeni bir işe başlama teşebbüslerine bağışıklık kazanmış. Muhtemelen Tülay hanımla yaşanan kaçamaklardan da haberi var.

Bu senaryo böyle uzayıp gidecekken masada bir hareketlenme oldu. Sakin sakin oturan hanımefendi aynı sakinliğini koruyarak eşine “Senin de Tülay’ının da Allah belasını versin!” dedi ve masadan kalktı. O sırada içimde film izlerken ne olacağını tahmin edebilen birinin haklı gururu yerleşti.

Adam, rüzgardan saçları uçuşarak giden eşinin ardından bön bön bakıyordu, gelecek planları da eşiyle birlikte kalkıp gitmişti sanki. Ben de bunu bahane bilerek, kimsenin mesaiye beş dakika geç kalsam laf edeceği olmasa da, kabanımı giyip hesabımı ödedim. Adam bakışlarına hiçbir anlam yüklenemeyecek şekilde pencereden dışarı bakmaya devam ediyordu hala. Lokantadan ayrılmadan evvel cüzdanımdan bir kartvizit çıkarıp tabağının önüne bıraktım. Hızla lokantadan ayrılıp birkaç büyük adım atmıştım ki adam koşarak gelip kolumdan tuttu.

“Bi’ dakika beyefendi, bi’ dakika! Ne demek bu şimdi?”

“Belli ki ihtiyacınız olacak efendim. İnsani bir yardım. Kim olsa aynısını yapardı değil mi?”

“Bu çok büyük bir terbiyesizlik!”

Omuzlarımı silkip yoluma devam ettim. Biraz sonra arkamdan seslendiğini duydum:

“Ilgaz sen misin?”

“Hayır, ben değilim. Yakın bir arkadaşım. Mesleğinde başarılı biridir.”

Yoluma koyuldum. Adam ise bir hışımla lokantanın kapısını çarpıp yerine döndü. Soğuk havada, aynı zamanda berrak bir maviliği olan bu havada anne ve babamın zar zor biten evliliklerini ve onların aksine bir çırpıda biten evliliğimi düşündüm.

Bir evcilik oyunu belli bir süre sonra demir parmaklıklar ardındaki bir mahkumun yaşamına dönüyordu. İki kişilik yatakta yan yana yatan kader ortakları, yatak odası ebeveyn banyosuna sahip bir hücre, gardiyanları da bir bebek. Birbirine çok benzeyen günlerin ardından evlilik suçunu biri üstlenir, diğeri tahliye olur. Gardiyan bundan böyle sadece bir mahkumdan sorumludur. Diğeri bir hevesle atar kendini dış dünyaya ancak geçen yılların ardından ne dünya aynıdır ne de sicil temiz kalmıştır. Sorular karşına çıkan çoğu kişi tarafından ardı ardına sıralanıverir: Neden ayrıldınız? Yanıt ise şiddetli geçimsizlik, anlaşmalı ayrıldık. Herkese bu yanıtı veriyorken benim bu hapishaneden tahliyemin sebebi kendimi bulmuş olmamdı. Ailemin ve ailesinin hevesiyle işlenen bu suç açık cezaevinde noktalandı. Aile tipi açık cezaevi.

Neyse ki bizim bir gardiyanımız yoktu. Cezaevinden kaçmamız kolay oldu.

O günün üzerinden tam yedi gün geçmişti. Ilgaz’dan beklenmedik bir telefon almamıştım. Haftanın son mesai gününde yine karnımı doyurmak üzere gittiğim lokantadan içeri girmeden bizim yetmişler popçusunu bir hafta önce oturduğum masada gördüm ve gerisingeri arkamı dönüp kaçar adımlarla yürüdüm. Hiç adetim değildi fakat o gün ilk kez başkasının işine karışmıştım. Bu müdahaleye ben de anlam veremiyordum, nedensizlik denizi içinde – 5 derecede yüzerken adamdan kaçtım. Ancak geç kalmıştım. Adam arkamdan seslenerek bana yetişti.

Durup bekledim. Yanıma geldiğinde ağzını açmasına fırsat vermedim:

“Biliyorum gerçekten çok ayıp ettim. tanımadığım birinin işine, özellikle aile işine karışmak kesinlikle haddime değildi. Sizden özür dilerim. İyi günler.”

Bu kez adam sakin bir şekilde beni dinliyordu. Kaşları çatık, sesi tok ve gözleri benimkilere dikiliydi.

“Evet haddinize değildi ama haklıydınız. Bazen insani bir yardım bazı durumların farkına varılmasında yardımcı oluyor.” Gümüş yüzüğünün izinin kaldığı sağ elini kaldırdı. “Bugün boşanma talebini öğrendim. Oturup konuşmak için vaktiniz var mı?”

“Tabii ki.”

Bu “tabii ki” tanımadığım bir adamın ailesinden ötürü yakınacağı dertleri dinlemeye meraklı olduğum için değil, tamamıyla işgüzarlığımı cezalandırmak içindi. Bu adam da bir hafta sonra beni cezalandırmak için muhtemelen can sıkıntısından gelmişti. Geçen hafta benim oturduğum, şimdi adamın kahverengi paltosunu taşıyan sandalyenin karşısına oturdum. İçerisi sıcaktı ve tam olarak ne diyeceğimi bilemediğim konuşma bu lokantada geçeceği için az da olsa rahattım. Tanıdık biriyle karşılaşma hissi gibi, önceden bildiğim boş masa ve sandalyeler, kasanın üzerinde duran limon kolonyası ve karanfil tabağı kendimi güvende hissettiriyordu. Kısa bir an adam konuşmaya benim başlamamı bekledi. Yüzünde kendinden emin olmayan bir ifadeyle karşısında oturan bir yabancıya bitmek üzere olan evliliğine dair neler söyleyeceğini düşünüyordu belli ki. Ne yazık ki benden sohbeti başlatmak için bir girişim göremedi.

“Sizi alıkoyduğum için özür dilerim fakat ne yapacağımı hiç bilmiyorum…”

Adam canı sıkıldığı için beni cezalandırmaya gelmişti.

“…ismim Sami bu arada. Sami Altaş.”

“Sami Bey, bakın her evlilikte sorunlar olur. Sizin durumunuzu tam bilmeden işgüzarlık ettim. Bunun sebebi de bu kavgaları çok etmem ve bunlara çok tanık olmam…”

“Yok zaten bizim kaçıncı kavgamız bu. Çevremizdeki herkes bu evlilik nasıl bu kadar sürdü diye şaşırıyordu…”

Birinci çinko! Senaryo doğru gidiyordu.

“…üstüne üstlük onu aldattığımı da düşünüyor!”

Ah! Ne acı.

“Anlıyorum Sami Bey. Siz ne işle meşguldünüz?”

“Ben yazarım efendim. Bir film senaryosu üzerinde çalışıyorum. Zaten tartışmamız da bu yüzden başladı.”

“Evet zor bir durum sizin için. Eğer eşiniz kararından eminse Ilgaz’la görüşmelisiniz. Orta yolu bulup boşanmayı erteletmeye çalışacaktır. Size yardım edebileceğim başka bir konu var mı?”

“Hayır, hayır yok teşekkür ederim. Ben sadece biraz dertleşmek için birini aramıştım, siz denk geldiniz.”

Yalan! Bu planlı bir cezalandırma.

“Anlıyorum Sami Bey. Size yalnızca bir soru soracağım. Eşinizi aldattınız mı?”

“Hayır tabii ki…”

Bu tabii ki, yalan söylüyorum “tabii ki”siydi.

“Yalnızca bir kerelik bir şeydi. Yoksa ben eşimi seviyorum ve onu asla aldatmam.”

Please follow and like us:
Sevinç İrem Balcı

Sevinç İrem Balcı

Aralık 1998’de İzmir'de doğdum. Beş yaşında okumaya, yedi yaşında yazmaya heves ettim. Öykü yazma eylemini zaman zaman terk etsem de hayatımın bir köşesinde her zaman bulundu. 2017 senesinin son aylarında güzel bir tesadüfle MDF ile tanıştım ve şimdi de edebiyatla aramızdaki macerayı Mevzular Derin okurlarıyla paylaşmaktan büyük bir kıvanç ve heyecan duymaktayım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir