Kanatlı Ruhlar

Göğsündeki duygu bulutlarını acı ile yüklemiş, her an taşmaya hazır bir yüreğin o gürültülü ve görkemli yağmuru altında anlattığı hikayelere her ne kadar güven olmasa da, gözyaşlarının ve hıçkırıklarının arasından görebildiği kadarıyla annem anlatıyor ki babamın kas kanserinden dolayı gözlerini kapadığı öğlen vaktinde, o sırada deniz üzerinde keyifle süzülen ya da gözünü bir balığa dikmiş, fırsat kollayan tüm martılar çok önemli bir haber almışçasına denizden ayrılıp babamın öldüğü oturma odasının penceresi önündeki incir ağacının etrafına doluşmaya başlamış. Yine şaşkınlıktan taş kesilen annemin rivayetine göre zaman içerisinde bu martılar iki gruba ayrılmış. Bir grup martı pencere camını gagalayarak içerideki ölüyü bomboş ve sabit bakan gözlerle izlerken öteki grup da incir ağacının etrafında bir daire oluşturmuş, bir ağıt ritüelini uyguluyormuş gibi ağacın çevresinde belirli bir hızla dönüyor ve yürek dağlayan çığlıklar atıyormuş.

Benim beş yaşıma bastığım günden iki gece üç sabah sonra gerçekleşen bu ölüm boynuma asılmış bir madalyon gibi tesirini yitirmeden uzun bir süre peşimden geldi. O gün annemin tanık olduklarını görme şansına erişememiş olan ben, martıların yaktığı bu doğaüstü ağıtın babamla olan ilişkisini bulmak için aylarca ve yıllarca bazı uykusuz geceler geçirmiş, gündüz rüyaları görmeye başlayan bir sersem olmuş, en olmadık zamanlarda bile kuşların kanatlarında oluşan anlık parıltılarda babama dair cevaplar aramıştım. Çevremde nasıl olduğu belirsiz bir şekilde yaşayıp duran onca insanın sesine ve arabaların mekanik gürültüsüne aldırmadığım yine bir öğle vakti de, parktaki en küçük gölcüğün üzerinde keyifle oynaşan güvercinlere gözümü dikmiş, tam karşımda gerçekleşen bu eğlenceyi izlemekten çok babamın martılarını düşünüyordum. Martı gibi derdi balık avlamaktan ibaret olan bir canlının ölümü hissetmesi, hatta ölümü izleyerek ardından ağıt yakması bana çok masalsı geliyordu. Yirmi iki yaşıma değin arada bazı kuşların beni izlediği hissine kapılmış, ellerimden yemlenmekten keyif aldıklarını fark etmiş olmakla beraber benim için hiç mucizevi bir şey yaptıklarını görmemiştim. Öte yandan annemin bana sonradan anlattıkları gösteriyor ki babamın da sağlığında kuşlarla arası renkliymiş. Deniz kenarında yürüyüşe çıktığı vakit her zaman kendisine eşlik edecek bir grup martı çevresinde olurmuş. Güçlü bir masal atmosferine rağmen bunları da tartının bir kefesine koyunca gerçekliğin biraz daha ağır bastığını hissetmiştim fakat ben daha fazlasını istiyordum. Babam için bu hikayeyi aydınlatmam gerekiyordu, bu şüphesiz ona karşı sahip olduğum tek borçtu ve ödenmesi ikimizin gönlünü de rahatlatacaktı.

Maalesef ki çaresiz olduğum apaçıktı. Kuşlara dair neredeyse hiçbir şey bilmiyordum, ayrıca yakın çevremde de bilgili kimse yoktu. Güvercinlerin ıslak eğlencesine veda edip gözlerimi bir an kapattım ve babamın geçmişini tarayarak kendime bir kurtuluş yolu aradım. Aklıma gelen ilk kişi Sahaf Beha amcaydı. Annem bana her zaman demişti ki babamın bu hayattaki en hayran olduğu kişi Beha amcaydı, gün içerisinde onunla sohbet etme şansı bulmuşsa akşam yemeğinde anneme sürekli onun ne kadar eşsiz bir insan olduğunu anlatır, birtakım tuhaf ortak yönleri olduğunu söyler ve sesine gizemli bir eda yükleyerek onun bu dünyadaki “saklı şeylerin bilgisine” en yakın insan olduğunu söylerdi.   Beha amcanın dükkanı buraya çok uzak olmamakla beraber şehrin gelişmiş görüntüsünden bir hayli ötede, iki yoksul sokağın kesiştiği bir köşedeydi. Tam parkı terk edip sahafa doğru yürümeye başlayacaktım ki az önce gölcükte oynaşan güvercinlerden biri omzuma kondu. Hırsla bana bir şey söylemeye çalışıyor gibi sürekli yüzüme bakarak cıvıldayan bu güvercine hiçbir anlam verememiştim.Beha amcaya bu güvercini de sormanın iyi olacağını düşündüğüm vakit omzumdan indi ve altı üstü bir güvercine bu kadar takılmamam gerektiğini fark ettim. Ne de olsa anlamını aradığım kuş martıydı.Daha da oyalanmadan yola koyuldum .Babamın gizemli sesiyle hayat bulmuş “saklı şeylerin bilgisi” kafamı oldukça karıştırıyordu, hali hazırda basılı kitaplarda olan binlerce insanın okuyabileceği cümleler ne kadar gizli olabilirdi?  Özellikle tekerli sandalyede olan cılız ve ihtiyar bir sahafın dükkanında neden bu kadar değerli bilgiler olsundu ki ? Tüm bedenim bu solucan sorular yüzünden huzursuzlukla kıvranırken kapıyı açıp dükkana girdim. İlk fark ettiğim şey tekerlekli sandalyesinde öyle iki büklüm ve küçük görünen Beha amcanın bana yönelttiği ince ama manidar gülümsemesiydi. Bu gülümsemeden yıllarca beklediği kişiyi sonunda karşısında bulmuş bir bilgenin öğretici şefkati okunabilirdi.

“Merhaba Beha amca.” diyerek aceleyle sohbete girdim. Gülümsemesine kilitlenmemek için sadece bir kuş boynu gibi güzel ama kırışık boynuna bakıyordum.

“Hoş geldin evlat.” diyerek cevap verdi.

“Beha amca, sen kuşlara dair neler bilirsin ?” dememle birlikte o gülümsemenin daha da genişlediğini fark ettim. Artık karşımda, gösterisini yapmak üzere seyircinin karşısına çıkmış ve o kalabalıkta birazdan olacak olanları sadece kendisinin bildiğinin bilincinde olduğu için etrafa mutluluktan çatlayan gülümsemeler dağıtan bir sihirbaz vardı.

“Evlat, ben senin babanı tanıyorum. Babanın çok güzel bir sözü vardı: ‘Yalnızca dinleyerek yüce bilgilere ulaşmak isteyen kişi, bir haremağası ciddiyetiyle iş görmüş olur. Doğru yolu takip edenler ise yüce bilgilerin yazılı olduğu kaynakları okumaya başlamış, arşiv karıştıran bir vezir ciddiyetiyle iş yapanlardır’ demek istediğimi anladın mı şimdi delikanlı?”

Babamın böyle bir söz söylediğini asla duymamıştım fakat ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Bunu bildiren bir ifadeyle Beha amcaya kafa salladım ve ona yeni bir soru sordum.

“Peki burada kuşlarla ilgili olan kitapları görebilir miyim?” dediğimde bu sefer sahafın yüzüne meydan okuyan bir tavır ilaveten eklenmişti. “Bu kitapevinde kuşlarla ilgili kitaplar ikiye ayrılır. Bunlardan birinde senin işine yarayacak bilgiler var sanıyorum. Bulmak ve karar vermek ise sana kalmış.”

Beha amcanın da bana pek yardımcı olmadığını görmek beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı. Bununla beraber bildiklerimden yeni bir şeyler üretmek zorunda olduğumu biliyordum ve bu amaçla tüm dikkatimi ciltlere vererek dükkanda dolanmaya başladım. Kuşlarla ilgili olduğunu düşündüğüm bir raf bulmuştum ama bu rafta sadece kuşlara dair ansiklopediler ve anatomi kitapları vardı. Birkaç tanesini açtığımda saklı bilgilerden bahsedemeyecek kadar genel konuları olduğunu ve yeni basıldıkları için gizemli bir tarih vaat edemeyeceklerini anladım. Böylece o kitapları geride bırakarak diğer bölümlerde arama yapmaya başladım. Tam olarak ne aradığımı bilmediğim ve uzun olduğunu tahmin ettiğim bunaltıcı bir süre sonunda tüm dükkan içinde en az iki üç tur atmama rağmen hiçbir şey bulamamıştım. Vazgeçip Beha amcayla tekrar konuşmanın eşiğindeydim ki gözüm raftaki diğer kitaplardan biraz daha önde duran, bembeyaz kapağı üstünde gri-siyah renklerde narin bir saksağanın olduğu bir kitaba takıldı. Uzanıp elime aldım, bu Yusuf ibn Raja’nın “ Pinhan Kanatlılar İlmi” adlı eseriydi. Kitabı açmadan da görülebilecek şekilde bir sayfanın en altına kırmızı bir bant yapıştırılmıştı. Bandın olduğu sayfayı açtım. O andan sonra başlayan ve gün bitene kadar katlanarak artan hayranlık ve şaşkınlığımın ilk adımı karşımdaydı işte, açtığım sayfada bir pasaj dışında bütün yazılar mürekkep dökme suretiyle kapatılmıştı.

“ Itak-üt tayr dahil olmak üzere tuyur camiasının bazı azalarının garip bir suretle eşref-i mahlukat ile münasebete  girmesi, kendi aciz ruhunu onunla tevhit etmesi, hatta bunları lafsız sahileştirmesi halinde ne kadar mütehayyir olduğumu izhar etmeliyim. Bu garibeden mesul kuşlardan bazılarının münasebette bulunduğu kişinin hizmetlerine koştuğuna, acil durumlarda vehleten yanında tezahür ettiğine, keyif vakitlerinde kişiyle ittihat ederek şarkı söylediklerine bizzat şahit olmam vesilesiyle tutulmuş nutkum biraz çözülse de bu esrarın vuzuha kavuşması için bunun nasıl vuku bulduğuna dair  hemen birkaç  farklı taharri edilmesinin elzem olduğunu düşünüyorum.”

Heyecandan sırılsıklam olmuş ellerim kitaba daha çok zarar vermesin diye titreyerek kitabı raftaki yerine geri koydum. İşte bu olağanüstüydü, anlayabildiğim kadarıyla ta Osmanlı zamanında yazılmış olan bu eserde babam gibi kuşlarla dost olmuş insanlardan bahsediyor ve o insanların kuşlarla ruhunu birleştirdiğinden söz ediyordu. İçimde çığ gibi büyüyen bir merak eşliğinde hemen çevremde başka bantlı kitap olup olmadığını kontrol ettim. Çok geçmeden kapağı koyu yeşil ve kopmak üzere olan eski bir kitabın altında sarı bir bant buldum. Yazarı Edward S. Audley olan “  Protestanların Kuş Soyu Gerçekleri” kitabı tarih olarak daha yeni gibi gözükse de belirli ki çok zarar görmüştü. Bantlı sayfayı açtığımda gördüğüm manzara “Pinhan Kanatlılar İlmi”nden farksızdı, mürekkep sadece bir kısmı görünür kılıyordu.

“Yüce Efendimiz’in vaftizi sırasında yanı başına alçalan Kutsal Ruh’a, yani güvercinlerimize güvenimiz sonsuzdu ama bir gün bir baktık ki ayin için kilisemize getirdiğimiz güvercinler birden coşkuyla havalanıp pencereden çıkarak o sırada kilisemizin sadık birkaç üyesi tarafından hak ettiği temiz bir dayağı yemekle meşgul olan sapık ve riyakar bir Protestan erkeğin yanına uçuştular. Adamlarımızın başını gagalayarak saldıran bu efsunlu güvercinler hakkında lanet haberleri çoktan kasaba sınırlarımızı aştı. Ayrıca bu şerefsiz Protestan’ın küçük oğlunun da kendisi gibi lanetli kuşları yönetebildiğini fark ettik, sübyan her gün dışarı çıktığında onlarca serçeyi tek tek elleriyle beslediği gibi bazı zamanlarda da gagalarına bir parça kumaş sıkıştırarak civardaki bütün kızlara rengarenk boncuklar yolluyordu. Bu sübyanın ölmeye gün sayan yatalak dedesinin de kendisini mısır taneleri ile besleyen bir kekliği olduğu söylentileri yayılınca bu lanetin aile üstünde olduğuna kesin karar verdik. Bir kuşaktan öteki kuşağa geçerken hayvanın türü değişse de görünüşe göre lanet aynı kalıyordu.”

Yazıyı okumayı bitirince elimde kitapla bir süre dondum kaldım. Yıllarca adeta benim okumam için saklanmış birkaç satırı bularak hayatımı değiştirecek muazzam bir bilgiye ulaşmıştım. Dedemi henüz babam küçük yaşlardayken kaybettiğimiz için onla ilgili bir fikrim yoktu ama babamın ruhunu martılarla birleştirdiğini  artık kesin olarak biliyordum. Öyleyse benim de hayatımı paylaşacağım bir kuş türü olmalıydı. Ama hangisiydi? Son bir cevap için dükkanın içinde delice koşarak bütün kitaplarda  başka bir bant aradım. Bir çocuğun gece yarısı dinlediği masalın en heyecanlı kısmında uyuyakalması gibi bir şeydi bu, dükkanda başka hiç bantlı kitap yoktu. Ne yapacağını bilmeyen, yüreği ağzında bir balık gibi bütün uzuvlarımda hastalıklı bir sarsıntı hissettim. Yalvaran gözlerle Beha amcaya dönünce onun kim bilir ne zamandır beni izleyen şefkatli gözlerinin çoktan üzerimde tüm neşesiyle durduğunu gördüm.   Daha ağzımı açmamıştım ki dükkana ilk geldiğim haline göre biraz daha dikleşmiş olduğu tekerlekli sandalyesinden kararlılıkla kendi tezgahını işaret etti. Ben de vakit kaybetmeden tezgâhın yanına gidip üstünü kontrol ettim. Oldukça sade olan bu yerde birkaç fotoğraf, kasa, kalemler ve sıra sıra üstleri birkaç eşya ile kapatılmış eski kağıtlardan başka bir şey yoktu. Bu dükkanda ilk bakışta fark edilenlerden çok daha fazlası olduğunu artık anladığım için tekrar dikkatle inceledim. Kağıt tomarlarından birinin üstünde kendi ağacının yaprağına oturtulmuş bir incir vardı. İncir… Babam öldüğünde kuşlar bahçemizdeki incir ağacının çevresinde ağıt yakmamış mıydı? Annemin anlattığı hikayeye bir ipucu olabilir miydi bu? Hemen incirin altındaki kağıtları kurcalamaya başladım.

Ve evet! Onca sararmış kağıdın arasında beyaz bandı ışıl ışıl parıldayan eskimiş, sarı-yeşil tonlarında bir yaprak vardı. Bir kitaptan koparılmışa benzeyen bu kağıdın üzerinde ötekilerinin aksine hiçbir mürekkep lekesi yoktu.

“ Orfe’nin günümüze ulaşmayı başarmış seksen yedi ilahisinden Afrodit’e adanmış olanda açıkça belirtildiği gibi güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit, altın bir araçla seyahat etmektedir. Ayrıca Romalı şair Ovid’in ‘Dönüşümler’ adlı eserinde de bahsettiği gibi Tanrıça Afrodit’in bu altın arabasını güvercinler çekmektedir ve Afrodit güvercinlerinin çektiği bu altın araba ile Laurentian kıyılarına ulaşmıştır. Ovid her ne kadar bu eserinde Afrodit’in yolculuk sırasında yaşadığı talihsiz olayı anlatmasa da tarihteki farklı kaynaklar bizi bu ilginç hikaye konusunda bilgilendirmektedir. Bir diğer Romalı şair Falsus Columba’nın “Göksel Mitler” adlı eserinde belirtildiği üzere Afrodit’i yolculuğu sırasında korkunç bir fırtına karşılamıştır. Apansız bir anda öfkeli şimşeklerin ve uğultulu yağmur damlalarının arasında kalan Afrodit, arabasını kazayla devasa ve kapkaranlık bir bulutun ortasına sürmüştür. Bu kapkara bulutun içinde boyu bir buçuk metreyi geçen, kanatları neredeyse dört metre olan korkunç  büyük bir kartal Afrodit’in arabasına saldırmıştır. Afrodit usta bir manevra ile kendisini kurtarsa da kartalın pençelerinden biri Afrodit’in altın arabasını çeken güvercinlerden birinin bağlı olduğu ipi koparmış ve bir an boşlukta kalarak sersemleyen güvercine ölümcül bir pençe darbesi atarak onu yaralamıştır. Afrodit son bir gayretle buluttan kurtulurken kanlar içinde kalan güvercin uçamadan yeryüzüne düşmüştür. Bizanslı oyun yazarı Wuta, “Afrodit” adlı oyununda güvercinin kapkara bulutun içinde kalmış ulu bir ağacın dikenli dallarına çarptığı için yaralandığını öne sürse de hikayenin devamını Falsus Columba ile aynı anlatır. Bembeyaz tüyleri al kanlar arasında kaybolmuş güvercin ıslak otların arasına düşmüş ve Afrodit Laurentian kıyılarına ulaşana kadar acı içinde kanayarak ölümünü beklemiştir. Fırtınadan kurtulup Lauentian kıyılarına ulaşan Afrodit ise sevgisiyle beslediği güvercinlerinden birinin acı içinde Tanrıların katından ölümlülerle dolu yeryüzüne düştüğünü hatırlamış ve ölümlülerin yardım etmesi için onu insan kılığına sokmuştur. Ne olduğunu anlamadan birden yeryüzünün en güzel genç kızına dönüşen güvercini kısa bir süre sonra ormanda avlanırken fırtınaya tutulmuş ve o sırada kaçmakta olan bir avcı bulmuştur. Avcı, kızı bir an önce doktora götürüp ölmeden yaralarını tedavi ettirmeyi başarmıştır. Rivayetlere göre genç kız iyileşip kendine geldiğinde avcı ona ismini ve nereden geldiğini sorar sormaz Afrodit’in ona bağışladığı güç ile tekrar güvercine dönerek avcının evinden uçup gitmiştir. Yeryüzüne bir kere düştükten sonra  Olympos’a tekrar dönemeyen güvercinin o zamandan beri dünyamızda kah güvercin kah genç kız şeklinde dolanıp durduğu, bu sürede de kendisini tekrar Afrodit’in yanına yollama gücüne sahip olan ruhunu güvercinlerle birleştirmiş bir ölümlüyü beklediği söylencesi halk arasında sürmektedir.”

Demek benim kuşum güvercindi! Üstelik burada yazanlara göre bu dünyada mahsur kalmış olan Afrodit’in güvercin kızına yardım edecek ruhu güvercinlere bağlanmış ölümlü de ben olmalıydım. Şaşkınlıkla Beha amcaya dönüp sordum.

“Sen… Sen bunların hepsini nereden biliyordun ki Beha amca?”                                                               

“Evlat, baban söylediği sözde okumanın değerini söylemişti değil mi? Sen birkaç yazı okudun evet, ama hala yeterli derecede çevreni okumayı başaramıyorsun. Buraya geldiğinden beri inciri fark ederek bir kez çevreni okudun fakat ikinciyi başaramadın.”

Sözlerini bitirince sağ elini yukarı kaldırarak parmağını şıklattı. Bunu yapmasıyla beraber tavanda büyük bir gürültü kopmuştu. Ne olduğunu anlamak için yukarı baktığımda gördüklerim yüzünden apışıp kaldım. Gri renkli duvarların tavanla birleştiği bölge tamamen kafeslerle doldurulmuştu. Dükkanı baştan sona kaplayan bu kafeslerin içinde renkleriyle ortama kamufle olmuş ve o ana kadar sessizce durmuş saksağan yavruları vardı ve Beha amcanın parmak şıklatmasıyla hepsi aniden kafeslerinden havalanarak Beha amcaya doğru uçmuştu. Onlarca saksağan yavrusu yanına varır varmaz bu cılız ihtiyarın ceketinden tutup yukarı doğru çekiştirmeye başladılar. O sırada bir gürültü daha koptu ve dükkanın kapısı gürültüyle açıldı. Şimdi de dükkanın içine sayılamayacak kadar çok saksağan dolmuştu ve hepsi de girer girmez gagasıyla Beha amcanın bir tarafından tutup yukarı çekiyordu. Saksağanların yardımıyla ihtiyar sahaf oturduğu tekerlekli sandalyeden havalandı. Kuşlar onu tam önümde ayağa dikmişlerdi. Ciddi bir sesle kulağıma fısıldadı.

“Çevreni oku evlat. Sen bu güvercin kızı önceden görmüş olmalısın.”

Ansızın buraya gelmeden önce parkta omzuma konan güvercini hatırladım. O, Afrodit’in güvercininden başkası olamazdı. Saksağanları ve Beha amcayı ardımda bırakarak dükkandan çıktım ve parka doğru koşmaya başladım. Dakikalarca o güvercini bulmaktan başka hiçbir şey düşünmeden koştuğum için parka vardığımda nefes nefeseydim. Önce gölcüğün oraya sonra da tüm parka baktım. Parkta hiçbir güvercin yoktu.

O günden beridir her yerde güvercin kızı arıyorum. Yılmadan çevremdeki kızların gözlerinde bir güvercin parıltısı; parklarda, ağaçlarda, yollarda gördüğüm güvercinlerin gözlerinde de güzel bir kız parıltısı bulmaya çalışıyorum. Bazen genç bir kız gözlerime bakıp gülüyor, bazen de bir güvercin omzumda dinleniyor. Anlamlı bir şekilde bakıyorum ama… Bilmiyorum.

Please follow and like us:
Alperen Yavaş

Alperen Yavaş

İyi günler genç beyler ve bayanlar, size kendimi tanıtmam gerekirse 99 doğumlu, edebiyatla ilgili ve çevresindeki çoğu şeyi anlamlandırmaya çalışan bir beşerim. MDF adlı güzellik benim okurluktan yazarlığa geçişimdeki ilk ciddi basamak oldu. Sonradan gittikçe büyüyen ve internet sitesine de kavuşan bu fanzin benim kendimi anlatmamı sağlayan en güzel yer.aslına bakarsanız genele dair düşünebileceğim yaşlara geldiğimden beri kafamda sürekli bir çark dönüyor ve bu enerjiyi de diğer insanlara aktarmak istiyorum. Son olarak burası inanıyorum ki burada benim kendimce uydurduğum “tanıtıcı kelimeler”e hiç muhtaç bırakmayacak, kendi karakterimi üstüne işleyebildiğim yazılara ev sahipliği yapacaktır. Eh, o zaman da gelip “lan bu da ne saçma biyografiymiş haa”dersiniz olur mu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir