Bölüm I – Ev

 

Birbirimizi ne kadar sevdik, bundan emin değilim ve şimdiden sonra buna dair kafamda bir şeyleri ölçüp biçmem de hiçbir işe yaramayacak. Biliyorum. Bunu biliyor olmam sonsuz bir uzamda kayboluyor sanki bilincim ile beraber. Saat altıya geliyor. Balkon kapısını hiç kapatmadım. Tek tük birkaç araba geçiyor caddeden, çoğunluğu taksi. Kül tablası tepeleme doldu. Görse nasıl söylenir, kafa dayanmaz. Nefret eder, illa anında boşaltacak. Sevmiyorum, küllük boşaldığında ortamın samimiyeti kaçar dedim kaç kere, yok. Tek izmaritte hemen çöp kovasına.

Başımı balkon duvarına yaslıyorum, gözlerim ne açık ne kapalı. Banyodan gelen kokuya dayanamıyorum. Tahammülsüzlüğüm beni hiç aşinası olmadığım bu balkonda oturmaya mecbur ediyor sürekli. Apartmanın önündeki ağaç demeye bin şahit zavallı kuru üç beş dalı kalmış gövdenin üzerinden süzülen tek bir ışık huzmesini takip ediyorum. Bakışlarım yerde. Mavi fayansların üzeri leke dolu. Lekeler birbirine sarıla sarıla örgüler çizmiş. Balkonun bir köşesinde terlikleri, birbirinin üzerinde, alelacele çıkarılmış. Ruhumu daraltıyor ona dair somut bir şey görmek. Bir nebze rahatlamak istiyorum, hem de nasıl. Yukarı bakıyorum. O da bu saatlerde göğe bakmayı severdi. Çok severdi bu rengi. Gündoğacak rengi takmış ismini, açık mavi desene. Yok.

Sabah ayazıyla fazla inatlaşasım yok. Çay koyayım diyorum, kalkıyorum. Balkondan çıkar çıkmaz yine o koku. Soludukça alışılacak gibi değil. Belki de ben abartıyorum diye düşünüyorum ellerim mutfak raflarının arasında otomatik hareket ederken. Çaydanlığı yıka, çay kavanozunu çıkar, iki kaşık yeter. Fazla gelir belki. Sonuçta artık tekim. Vızır vızır bir ton cümlecik kulaklarımdan giriyor, saçlarımın arasında dolanıyor sonra mutfağın içinde dönüp duruyor. Onun adını bu mutfakta öğrenmiştim. Her yer yağ içindeydi ve o çok sarhoştu. Saat sabah dörttü, belki de daha erken. Sıhhiye’den  Subayevleri ’ne taksiyle gelmiştik. Taksiciye söylediğim müsait bir yerde ikazını duyar duymaz hareketlenmişti. Şimdi içimde her şey daha net, bu hareketi beni etkilememiş, eminim. Vurdumduymazlığın getirdiği bir şeydi bana iki saat içinde bunca güvenmesi. Sevgi değildi. Otuz beş yaşında, kirasını hala babasının gönderdiği parayla ödeyen ve tek harcaması alkol olan bir adam… Kendime çizebileceğim en net çerçeve buydu. Süveyda desen daha on dokuz, bilemedin yirmisinde. Sağlıklı bir resim gelmiyordu gözümün önüne ama kendimi durdurmaya yeltenmedim bile. Ona yaklaşırken demek istiyorum. Elbette bu yakınlıktan kastım fizikiydi. Ona ruhen kendimi bitişik bulduğum günlere daha vardı. Şatafatlı bir tanışma hikayemiz olmadığından belki, duygularımda hemen yer etmedi. İnkılap Apartmanı’nın merdivenlerinde gördüm onu. İlk üç beş saniye ölü sandım. Dudaklar mosmor. Bulunduğumuz kattaki türkü barın kapısı açılıp da gürültüler şiddetlendiğinde gördüm ki biraz hareketlendi. Oh, dedim. ‘Şükür, hayat var.’

Çantanın kenarına iliştirdiğim yarısı boş pet şişeyi açmadan uzattım. Zar zor kapağı açtı, birkaç yudum aldı. Yarım ağız bir teşekkür. Eyvallah.

Kalktı, sendeleye sendeleye. Hasır bir çantası vardı, tırabzana takılmış. Çıkardım verdim. Tiyatro Bar’ı işaret etti, geçelim mi vaktin varsa dedi. Ben mi öyle duydum?

Sonrası o kadar sessiz ki. Hem sessiz hem bende de denk değil. Altı kaynadı çaydanlığın, buhar oldu gitti bende de o ilk gecenin hülyası. Demledim çayı. Alkolik adam nasıl bu kadar sabah keyfi düşkünü diyorum bazen, hepsi Süveyda’dan.

Sade. Her şeyi. Beyaz tişört ve siyah kotlar. Gün içinde asla çalmayan, ses çıkarmayan eski model telefonu. Temiz, kısa tırnakları. Teni, içi, gülüşü. Gördüğüm, hissettiğim, sevdiğim ve ötesini hayal ettiğim her şeyi sadeydi. Ruhunun bana sunduğu yanıysa bir o kadar sahte. Saf gerçek olduğuna inandığım tek yanı, sabah uyandığınca saçlarını yine saçlarının bir tutamıyla havadan şöyle bir tutturması ve on dakikada çok basit kahvaltılar hazırlarken mutlu olduğuydu. Biliyordum seviyordu bu evde olmayı, bir oda bir salon arasında dönüp dolaşıp durmayı. Beni sevdiğinden değil, sığındığından bana. Dışarısı kocaman, benim pis evim bulup bulacağı en dar yer sanki. Ne zarar görebilir ki burada.

 Koku dayanılacak gibi değil.

Arkadaki tek odada uyuyamıyorum bir haftadır. Yatağı dolduramıyorum sanki. Süveyda’nın kırk beş kiloluk bedeni benimkinden ağır, yoğun, yüklü geliyor bana. Bana anlatmadığı her şey, adının hikâyesi mesela, ya da okuyor mu, ailesi nerede. Bunca küçük, basit detay.  Hiçbir zaman bunların lafını duymadım ağzından. Bu eve girdi, bir daha çıkmadı. Çıkamaz. Ondan bir tane daha bulamam, beni bırakamaz. Yoksa banyodan gelen o koku gibi çürük bir hal alacağım yalnızlığımdan.

O benden ne saklıyordu bilmiyorum ama benim ikimize dair saklamak istediğim anılar sadece teniyle birleşebildiğim anlardan ibaret. Neden bilmem, ilk defa canımı yaktı bunu fark etmek. Sanki Süveyda’ın vücudunun her noktası, hep çantamda taşıdığım bir günlüğün ayrı bir sayfasıydı. Ten günlüğü. Dokundukça konuşuyoruz, aramızda başka bir şey yok. Aramızdaki bu sessizlik, paramparça ederdi avizeleri. Sanki duvarları parçalardı. Yaz günü bile buz gibi eserdi evin içi. Anahtarın deliğe girip bir tur döndüğünde çıkardığı sesi duymak ister miydi, buna da emin değilim.

Süveyda ile birlikteyken dışarıyı özlemiyor oluşum onu sevdiğime inanmam için yeterliydi. Tamamen evin içinden ibarettik. Ev bize önayak oluyordu sanki. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar misali, ya ortada bir sevda olduğuna dair devamlı birbirimiz kandırıyorduk; ya da dönüp dolaşıp bu evde, dokundukça darmadağın olan bir his yığınında buluyorduk birbirimizin ellerini, omuzlarını, dizlerini. Çayın suyu kaynayana kadar buhar olup giden bir gerginlik koridorda gezer dururdu biz odadayken. Odanın sınırlarını aştığımız an sanki bambaşka bir kadın geziyordu evin içinde. Tanıyamıyordum. Odanın dışında başka bir hayatı vardı, bundan eminim. Kendini bir şeylere yavaş yavaş hazırladığı, kirli, tozlu bir hayat.

Banyonun ışığı bir haftadır yanıyor. Ne zaman sönecek merak ediyorum. Hatırlamak bana iyi gelmedi, sanırım bu yedi günün sonunda bunu bariz hissediyorum. Beş adımlık koridor hayatımın en uzun yolu oluyor, ikinci kez. İlki o ışığın ilk defa o kadar uzun yandığına şahit olduğum ilk Cuma gecesiydi. Kapının koluna yetişmiyor elim. Kayıyor her şey, duvar, zemin, onu bulduğum merdiven, çantasının takıldığı tırabzan. Ha gayret. İttiriyorum kapıyı bir şekilde.

Süveyda önümde. Ama artık güzel değil bedeni. Eskiden güzel miydi ki? Bilmiyorum. Duş başlığından aşağı sallanan halat ıslak değil. E kurumuş bir haftada. Süveyda, uyur gibi değil. Uyanacak gibi hiç değil. Rahatsız etmek istemiyorum. Kapıyı tekrar çekiyorum. Işığı söndürmüyorum. Bırakmasın beni istiyorum. Onu korkutup kaçırmamak. Bu evden vazgeçmeyerek; bu eve her yalnız dönüşümde içimde harlanan sızıyı söndürmüştü. O acıyla tekrar yüzleşmemek… Sana tekrar dokunabilmek Süveyda, arzum bu. Arzum uyanman. Bırakma beni.