Kabuk

Gecenin laciverdine bakarken yıllar önce benim için cevaplandırılması kolay şu soruyu sordum kendime; Huzursuzluğunun koynundaki huzuru mu kucaklamak istersin yoksa anlık mutluluklar peşinde koşup hevesini tüketmeyi mi? Eskiden peşin peşin verdiğim huzurum cevabını şu an veremiyor oluşumun nedenlerini düşündüm. Neydi beni bu korkunç ve güvenli ıstıraptan alıkoyan? Ne değişmişti beni daima korktuğum o bilinmezlik serüvenine itecek heveslerimi uyandıran? Gerilen zamanın acımasız çarpışları mıydı yüzüme? Yoksa büyüdükçe yetinebilme mecburiyeti miydi zihnimi bulandıran? Bir şeylerin başlamasına dair hissettiğim önseziydi belki de. Biliyordum. Geç kalıyordum bir yerlere. Yetişmem gereken birileri var gibiydi. Uzanıp yakalayıvermem gereken bir zaman aralığı vardı sanki. Uzanabilir miydim ki? Ruhuma bulaşan o is kokusunu o zamana da bulaştırmaz mıydım?

“Kimin umurunda o is kokusu? Tüm kirini pasını bulaştır birilerine.”

Zihnimin bir yerlerinde arsızca fısıldayan arzularım ve kendimden nefret etmeme sebep olan o pervasızlığım gün yüzüne çıkıp yıllarca emek emek işlediğim o kadını bir anda alaşağı etme cesaretini göstererek tam da bu soruyu koyarlardı önüme. Bir zehirdi bu fısıltıların vaveylası. Öyle ki hiçbir şeye kendimi veremeyecek kadar ıstırap dolardım onları duyduğumda ve katlanarak büyürdü sancım. Değişimin özü der kimileri buna. Sıkışmazsan kabuğunu kıramazsın. Oysa kabuk o kadar sağlam ki asla çatlamayacak biliyorum. Öylesine sağlam ki, kırmaya çalıştığım her an yeniden yineleyerek savunacak kendimi bana. Akıtamadığım o zehir günbegün beni zehirleyecek ve ben bir gün kendi kendime dar ettiğim bu yaşamdan beni sürükleyeceğim o çok korktuğum bilinmezliğe.

Please follow and like us:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir