Güvenilir Hanımeli

 “Özgür insan başka türlü karar verme imkânı olan insandır” Rosa Luxemburg

 

Saç diplerimden şakaklarıma ve oradan da dudağımın sağında kalan sırıtma çukuruma bir ter damlası akıyor. Dilimle temizliyorum. Gözlerim kısık bir şekilde yürüdüğümüz yola bakarken soruyorum kendime, burada ne işim var?

Ege bölgesinde henüz çok ünlü olmayan, yeni yeni rağbet görmeye başlamış ve “Ya burayı da keşfedip mahvedecekler, bak iki yıla kalmaz” diyerek bu boktan kıyıya ilk gelenlerden olduklarını şiddetle vurgulamaya çalışan, “Bakın bana, ben buldum hep buraları ha unutmayın” diye içten içe bağıran kendi sevicilerin olduğu bir yerdeyim.  Buraya erkek arkadaşım Burak ve hiç tanımadığım arkadaşlarıyla gelmiş olmanın verdiği, karşı konulmaz huzursuzlukla biraz daha terledim. Sonunda kalacağımız otele vardığımızda, yedi saattir hiç konuşmamış olmamın verdiği tutuklulukla, “Burası mı?” diye sorarken, çıkmayan sesimi geri getirmek adına gayri ihtiyari bir iki kere öksürdüm. Çantamı otel odasının zeminine bıraktım ve kayışların izinin çıktığı cılız omuzlarımı ovuşturdum. Burak, ovuşturduğum omuzlarımdan sıkıca bastırarak beni yatağa oturttu.

“Üstündekini çıkart”

Çıkarttım.

“Altındakini de çıkart ve dizlerinin üstüne çök.”

Ne yalan söyleyeyim, ilk defa dediklerini yapmak beni rahatlattı. Serinlemiştim. Ben bunları yaparken o pantolonunu ve donunu çıkartmıştı bile. Omuzlarıma kadar uzatmama izin verdiği saçlarımdan tuttuğu gibi beni yatağa doğru savurdu. Savrulduğum vakit, içeriye sızan ışık hüzmesinin hizasında, birkaç tane siyah saç telimin süzüldüğünü gördüm.

“Beni istiyor musun?” diye sorarken, kaşlarının ortasından yukarıya doğru çıkan çirkin bir damar belirdi.

“İstiyorum”

Suratıma tükürdü. Silmeye yeltenmedim.

“Cevap vermeyeceksin bana”

Ağzımı sıkıca kapattı ve içime girdi. Ve bir daha. Sıkı bir tokat patlattı sağ yanağıma. Zaten çok sıcaktı, yanağım alev aldı sandım. Ve bir daha. Tükürdü yine, bu sefer göğüslerime doğru. Tükürüğünün göğüslerimin arasında ilerleyişine kulak verdim. Ve bir daha. Ve bir daha…

“Ve bir daha asla” demedim hiçbir seferinde. İşi bittikten sonra yanıma yattı, hala sıcaklığını yitirmemiş sağ yanağıma narin bir öpücük kondurdu.

“Seni seviyorum” derken gözlerinde benimle olmaktansa, bana sahip olmanın verdiği hazzın yansımasını gördüm.

Öğleden sonra hep beraber deniz kıyısına geldik. Denize girmek herkese iyi gelmiş olmalı ki, neşelendiler. Burak ve en yakın arkadaşı Selim yan yana, Selim’in üniversiteden arkadaşları Deniz, Beril ve Mesut ise benim tam karşımdalar. Ben de Burak’ın yanındayım. Ara sıra Deniz’in bana bakışlarını yakalıyorum. Korkuyorum; bir yerlerim mi morarmış diye; yaşanmamış bir şey değil. Kaçırıyorum bakışlarımı, saplıyorum bir kum tanesine, çalıya çırpıya, denizin üstünde bir alçalıp, bir yükselen renkli plastik topa. Burak’a bakıyorum, keyfi yerinde. Konuşurken ara sıra duraksayıp ağzından karpuz çekirdekleri fışkırtıyor, iğreniyorum ondan.

“Burak ben denize girebilir miyim?”

Burak duraksıyor, etrafına bakıyor. Sanki çok saçma bir şey sormuşum, ilahi banaymış gibi gülüyor herkesin duyacağı şekilde.

“Sevgilim, bana niye soruyorsun, istersen gir tabii ki” derken benden nefret ediyor, hissediyorum.

Sırtıma iki kere hafifçe vuruyor onay niteliğinde.

Kalkıp denize doğru yürürken dönüp bakıyorum. O da bana bakıyor. Abartılı bir şekilde gülümsüyor. İrkiliyorum. Köpek dişlerinin ön dişlerinin üstüne çıkmış hali komiğime gidiyor bir an sonra. Birkaç adım attıktan sonra tekrar dönüp bakıyorum, Deniz ayaklanmış arkamdan geliyor. Adımlarımı sıkılaştırarak, duraksamadan denize yürüyorum. Ayaklarım kuma değdiği an duruyorum. Ayaklarıma bakıyorum, parmaklarımın arasına  ince kum taneleri bir giriyor, bir çıkıyor.

*

Ayak başparmağımı koyu gri, siyah benekli beton zemin üzerinde birikmiş küçük su birikintisine dokundurup kaldırıyorum. Parmağımın ıslak zemin ve su eşliğinde yürüttüğü bu senfoni bana odanın öldürücü sessizliğinde dünyanın en güzel tınısı gibi geliyor. Ses soğuk duvarlardan sekip tekrarlanarak büyüyor. Şıp şıp. Parmağımın altındaki su, ben yukarı aşağı oynattıkça ısınıyor. Öteki ayağımdaki lacivert plastik terliği sol elimle çıkarıp kenara koyuyorum. Diğer başparmağımı da değdiriyorum suya. Başta ürperiyorum. Sonra unutuyorum. Sol başparmağımı diğerinden daha hızlı hareket ettirerek kendimce bir ritim tutturuyorum. Ayaklarım buz kesti, aldırmıyorum. Derken devamlı yanan floresan lambanın tekleyeceği tutuyor. Acı çeker gibi bir ses çıkartarak yanıp sönmeye başlıyor. Bunu orkestraya katılmak istediğine dair bir işaret olarak algılıyorum, onu da aramıza alıyorum. Başparmaklarım ve floresanın sesi birbirine karışıyor, ses odayı dolduruyor. Ellerimi tıpkı TRT’de gördüğüm beyaz saçlı, istemsizce gülümseyen amca gibi bir sağa, bir sola hareket ettiriyorum. Neden sonra kızıyorum ışığa, kafasına göre ve ritimsiz ses çıkarıyor, buradaki en iyi orkestra şefini (beni) dinlemeden çalıyor da çalıyor. Atıyorum onu orkestradan. Yallah. Söz dinleyeceksin yoksa sonuçlarına katlanırsın. Burada dört yılda öğrendiğim bir şey varsa o da budur elbet. Floresanın başkaldırısı harmoniyi bozduğundan hevesim kaçıyor. Hala sıcak olan avuçlarımla ayaklarımın altını siliyorum üstünkörü. Avuçlarımı da pijamalarıma siliyorum. Kalkıyorum. Bayan Karnıyarığı (eskiden çorabım olan yeni oyuncağım) yerden alıp, dikiş yerlerinden dışarıya fırlamış pamukları, işaret parmağımı kanca gibi kullanarak içeriye tıkıştırıyorum.

Koğuşa döndüğümde annemi ranzada otururken buluyorum. Elinde iğne, iplik var. Külotunun lastiklerini çıkartmış, içine yastığın içini doldurmuş bir şeyler dikiyor. Daha sonraları, birkaç gün boyunca kesip biçtiği bu külot, 12 yaşıma gelene kadar en sevdiğim ganimetim haline geliyor. Bay Cano’nun ta kendisi. Koşa koşa anneme sarılasım geliyor, koşacak yerim olmadığında zıplayarak kucağına atlıyorum her yanından öpüyorum annemi. Canım annem bana oyuncak bile yaparmış. Annem sevinç fısıltılarımı susturmak için ağzımı kapatıyor. Koğuştakiler bizi sevmiyor. Her şeyi karıştırıp, döküyor, çok ses çıkarıyormuşum. Bu yüzden annemle hep fısıldaşıyoruz. Ben çok konuşamıyorum, zaten konuşacak biri de çok yok. Konuşacak olsam da fısıldıyorum. Az çok bildiğim kelimeler var, döndürüp döndürüp onları kullanıyorum.

Gülmek istediğimde ise, annemin öğrettiği gibi, ağzımı kapatıp kısa kısa nefesler vererek gülüyorum. Bu bazen onun da komiğine gidiyor olmalı ki, ağlıyor akşama kadar. Sonra da yorgun düşüp uyuyor. İnsanlar çok komik bulunca bir şeyi ağlarlarmış, öyle diyor bana sorduğumda.

Bir keresinde o kadar çok gülmüştüm ki hıçkırık tutmuştum, hıçkırığı geçiremeyince annem ağzımı burnumu kapatmış, beni kucağında sallamaya başlamıştı, bir an sonra nefessizlikten bayılmışım. Uyandığımda bir doktor bana bakıyordu, annemi aradı gözlerim göremedim. Yıktım ortalığı. Hiç kimse bu kadar sesli fısıldamamıştır hayatında. Neyse ki sonra beni geri götürdüler koğuşa, rahatladım.

Annem bana ağaçları anlatıyor, denizi, piknikleri. Bazen sulu yeşil bir elmanın kokusunu duyuyorum göğsünde yatarken, bir keresinde yemiştim, koğuşa gelmişti de annem kendi hakkını bana vermişti. Ağzım sulanıyor, utanıyorum. Annem daha sonraları bana erkekleri de anlatıyor. Dergilerden resimler gösteriyor, neler severler, neler sevmezler öğretiyor bana. Onlardan korkmam gerektiğini de söylüyor. Hassas noktalarını gösteriyor Bay Cano’nun üstünde, buradan çıktığımızda eğer başım belaya girerse oraya vuracakmışım. Hâlbuki televizyonda gördüğüm erkekler hiç korkulacak gibi değiller.

*

“Kızım duymuyor musun? Ohoo kime diyorum…”

Deniz’in sesini duyup ona döndüğümde, endişeli bir şekilde suratıma bakıyordu. Bir şey dememi bekliyordu.

“Dalmışım”

“Fark ettim. Nasılsın? Hiç konuşma fırsatımız olmadı seninle”

“Ne konuşacaktık ki?”

Gülümsüyor. Çok güzel gülümsüyor. Burun kanatlarının bitiminden çenesine kadar uzanan o harika çizgiye bakakaldığımı fark ediyorum. Denize doğru yürümeye başlıyorum. Deniz de peşimden geliyor.

“Eee, ne zamandır Burak’la berabersiniz?”

“Çok olmadı aslında, bir seneye yakın sanırım”

Ayaklarımın kuma değmediğini hissediyorum. İçimden bir ses ilerlememi söylüyor. Yüzme bilmiyorum.

“Evet, tahmin ettim. Sende farklı bir şeyler var, bence çok da-“

Suya daldığımda Deniz’in sesi kesiliyor. Gözlerimi kapatıyorum, süzüldüğümü hissediyorum. Bana çok huzurlu gelen bu saniyeler dışarıdan büyük bir çırpınış olarak görünmüş olmalı ki Deniz beni kavrayıp yüzeye çıkardığında gözlerimi açıyorum. Burak’ın bize doğru geldiğini görüyorum. Denizle göz göze geliyoruz. Gözleri sıcak bakıyor. Gülüşü kadar güzel olmasa da ıslanınca birbirine yapışan kirpikleri ve paniklemiş, titreyen göz bebekleriyle çok tatlı görünüyor. Bu sefer ben gülümsüyorum, o somurtuyor.

“Neden yüzme bilmediğini söylemiyorsun, nasıl korktum biliyor musun?”

Gülümsediğimi görünce rahatlıyor. Omuzlarımı kavrayan ellerini biraz salıyor.

“Çok güzelsin,” derken ellerini omzumdan çekiyor.

Burak geldiği gibi beni çekiştiriyor ve sahile dönüyoruz. Günün geri kalanı daha sessiz geçiyor. Herkesin bakışlarını üstümde hissediyorum. Şüpheli, güvensiz ve korkmuş bakışlar, göz bebekleri üstüme yapışıyor, ayıklamaya çalışıyorum, olmuyor. Akşam odaya döndüğümüzde bir güzel yıkanıyorum. Bir türlü ayıklayamadığım, üzerime yapışan gözlerini koparıp koparıp giderden atıyorum; kurtuluyorum. Deniz’i düşünüyorum. Yüreğim hızlanıyor, büyüyor, büyüyor, göğüs kafesimden çıkıp duşakabinin şeffaf camına yapışıyor, neredeyse çatlayacak. Kalbimi ilk defa bu kadar yakından görüyorum, oldukça sağlıklı görünüyor. Hayret.

Deniz’i düşünmeyi bırakıyorum. Havluya uzanıyorum.

*

Annem bir gece yarısı bana fısıldıyor, karanlık ama güldüğünü görüyorum;

“Yarın buradan çıktığımız vakit her şey değişecek. Bambaşka bir hayatımız olacak kızım.”

Bambaşka bir hayat… Düşünmeye çalışıyorum, aklıma bir şey gelmiyor. Annemin yıllardır anlatıp durduğu bahçemizdeki erguvan çiçekleri, kaldırımlar ve bir adet piknik tüpü geliyor gözümün önüne. Gözlerimi daha sıkı yumuyorum, sanki hayal etmeme yardımcı olacakmış gibi. Olmuyor.

*

Dışarı çıktıktan sonraki günler annem için cennet, benim için ise cehennem gibi geçmişti. Çok daha sonraları, bir hapishane avlusunu, parmaklarımda kalan demir kokusunu veya koğuş ranzasını özlemenin ne kadar saçma olduğunu anladım. Fakat bu yıllarımı aldı. Bu yıllar boyunca gerek konuşmakta zorlanmam, gerek diziler, espriler, müzikler konusunda hiçbir şey bilmememden, gerek fiziksel olarak yeterince gelişmemiş olmamdan ötürü kimsesizdim. Benim kategorime giren biri bile yoktu, komik. Annemi de yitirmiştim, en azından yitirmiş sayılırdım. Kendi mutluluğuna kapılmış gidiyordu. Tam 14 yıl süren tutsaklığın ardından ilk defa nefes alıyor, ilk defa ayaklarını yere basıyor gibiydi. Kendi halimle ilgili onu suçlamıyordum ama hayat, ah onu bir bulsam eşek sudan gelene kadar döveceğim de bulamıyorum…

Bu hayat denilen meret beni önce bir hapishaneye doğurtmuş, çıktıktan sonra da annemle yataklarımızı ayırmış beni yapayalnız bırakmıştı. Çok fazla konuşmamın beklenmediği bir iş buldum, süpermarkette çalışmaya başladım. İşte Burak’la da burada tanıştık. Burak benim sessizliğim, cılızlığım, göz kontağı kurmakta zorlanışım ve ellerimi ağzıma götürüp gülmemi pek umursamıyor gibiydi. Zaten onun asıl ihtiyacı olanın “böyle” bir kadın olduğunu da diğer her şey gibi, çok sonradan anladım. Öğlenleri beraber yemek yemeye başladık ve bir hafta sonra beni mal deposunda öptüğünde, aklıma annemin erkeklerin tehlikeli olduklarını söylediği an geldi. Burak pek tehlikeli değil gibiydi, hatta bana iyi geldiğini her zerremde hissediyordum. Romantik açıdan yedi yaş düzeyinde bir beyne ancak erişebilmiş olsam da, vücudum bana kadınlığımı hem her ayın altısında, hem de Burak’ı her görüşümde hatırlatıyordu. Daha sonraları ise işler biraz değişti, sokakta Burak’ın deyimiyle “sevgi damgaları” ile bezenmiş bir suratla yürümek zorunda kaldım defalarca, fakat benden öğrenmediğim bir başkaldırının beklenmesi de haksızlıktı. Burak ne derse oydu. Çünkü en kolayı buydu, başka bir yol veya erkek tiplemesi de bilmiyordum, gazete ve dergilerden toplayıp kolaj yaparak oluşturduğum erkek imgesine en yakın tipleme Burak’tı. Sonraları ise Burak’ın hep zevk aldığı şiddet dolu sevişmeler ve gezmelerle geçti. Doğrusu benden ne istediğini hiçbir zaman anlamadım, bir öpüyor, bir dövüyor, bir okşuyor bir sigara söndürüyordu bacak aramda. Belki o bilseydi ne olduğunu, ben de anlardım daha evvel…

*

Duştan çıktığımda Burak uyuya kalmıştı. Sessizce üstümü değiştirdim ve otelin bahçesine indim. Etrafıma baktım, bizden kimseyi göremedim. Hoş, görsem de pek bir şey değişmeyecekti. Otomatik kapının açıldığını duyup arkamı döndüğümde Deniz’i gördüm.

“Nasıl oldun?”

“İyiyim, zaten bir şeyim yoktu o kadar,” derken kendimi mi onu mu teselli etmeye çalıştım bilemedim.

Yürümeye başladık. Hava biraz olsun serinlemiş, insanoğluna bu temmuz gecesinde nefes alıp verebileceği bir gıdım yer bırakmıştı. Havada keskin bir hanımeli kokusu vardı. Hapisten çıkmanın belki de bana kazandırdığı en faydalı şeydi bu hanımeli. En azından şaşırtmıyordu, hanımeli güvenilirdi.

“Ne düşünüyorsun yine?”

“Hanımelinin güvenilir bir şey olduğunu düşünüyorum”

Bak yine yaptı. Gülüyor.

“Seni gitgide daha çok sevmeye başlıyorum”

İlginç bir şey, belki de bir ilk.

“Ben de seni,” deyiverdim.

“Neden fısıldıyoruz?”

Bastım kahkahayı, hakikaten, neden fısıldıyorduk?

Ellerini ağzımı sıkıca kapattığım ellerime götürdü, avuçlarının içine aldı, ve aşağıya indirdi.

“Böyle daha iyi”

*

Birisi, bir zaman, insanın doğduğu yere ait olduğunu söylemişti. Bunu günlerce düşünüştüm ve mantıklı gelmişti. Gri duvarları sevişim, soğuk betona oturduğumda kendimi çocuk gibi hissetmem, anahtarlık sesi duyduğumda ayağa kalkmam ve ranzalarda hep daha derin uyuyor olmamın başka bir açıklaması yok gibiydi. Tutsaklık kavramı benim hayatıma, henüz özgürlüğün tanımını yapamazken girmişti. Tam da bu sebeple, benim de tutsaklıkla alıp veremediğim bir şey yoktu. Tutsaklık benim için akraba ziyareti kadar alışılmadık bir şey değildi mesela. Ama büyürken görmediğim şeyler, oynayamadığım oyunlar ve mahpus değilken bile tadamadığım yemekler beni hep yarım bıraktı, bırakmış. Açıklayamadım da kimseye bu yarımlığı, bir allahın kulu da anlamazdı ya zaten… Neyse, sonuçta dışarıdayken de farkında olmadan hep bir tutsaklığa hasrettim. Kapalı alanlar, köşeler, suyun altı bana hep daha huzurlu geldi ovalardan, çayırlardan. Mahrum kaldığım ve hep hayallerimi süsleyen çiçekler, hayvanlar; belki delicesine sevebilieceğim ama hiç tanışamadığım insanlar hayatımın arka planında bir masal gibi anlatılıdı bana, onları hep duydum, tanıştım birer birer tüm çiçeklerle annemin sesi üstünden ama gördüğümde, tanımadım. Bu yüzden de hep tanıdık olana sığındım, çünkü sesim çoktan boğulmuştu koyu gri ve siyah benekli soğuk beton parçasının altında, çitlerle örülü bir avluda. Bu hasretimi, bana en yabancı gelen şey, yani bir erkek olan Burak’la giderdim. Burak beni tutsak etti, ben de evimde hissetmiş olmalıyım ki, bir şey demedim. Baskıcı, kontrolcü ve hatta şiddet sever birisi olması benden bir şey alıp götürmedi. Kısacası dışarıdaki dünyada insanların katlanamayacağı şeyler, benim dünyamda çok normaldi. Belki de az önce bahsettiğim, içimde bir yerlerde yatan tutsaklığa hasretim sayesinde gözümü kırpmadan öldürebildim Burak’ı. Ben onu öldürmesem, o Deniz’i öldürecekti. Belki de Deniz, Burak’ı öldürecekti; ve Deniz tutsaklığı kaldıramazdı, eminim. Ben ise kaldırabilirdim. Şimdi doğduğum yere, ya da o kişinin dediği gibi, ait olduğum yere geri dönmüş oldum. “Aidiyet” ne yanıltıcı bir kelime değil mi ama? Şimdi ne olacak? Ben de bilmiyorum. Ama buradaki çocuklara anlatacak, gerçek ve faydalı bir iki hikâyem olduğu kesin.

Ulan hayat, seni bir bulsam eşek sudan gelene kadar…

 

*Hapishanelerde büyümek zorunda bırakılan tüm çocuklara ithafen ve Türkan Saylan’a saygı ve minnetle yazılmıştır.

 

Irmak Ertaş

 

Görsel: “Eine Kleine Nachtmusik – Dorothea Tanning.” Dorothea Tanning – Painter, Sculptor, Writer, www.dorotheatanning.org/life-and-work/view/64

Please follow and like us:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir