Godot’ya Giderken

S-Tünelden çıkmış mıydık ?

O- Sanırım daha tünele bile varamadık.

S-Ah, beni üzüyorsun.

O- Noldu ki ?

S- Az önce daha tünele bile varamadığımızı söyledin.

O- Evet ?

S- Bu da demek ki daha yolun yarısını bile yürümemişiz.

O- Ne demek yolun yarısını bile yürümemişiz ?

S- Bas baya işte.

O- Yolun yarısının neresi olduğunu biliyor muydun ki sen ?

S- Hayır.

O- Ya da yolun nerede bittiğini ?

S- Hayır.

O- O zaman tüneli nereden uyduruyorsun?

S- Yolun ortasında bir yerde tünel olması gerek.

O- Çünkü ?

S- Lemmy bize tüneli görünce doğru yolda olacağımızı söylemişti.

O- Lemmy de kim ?

S- Bunu unutmuş olamazsın.

O- Lemmy’nin kim olduğuna dair hiçbir fikrim yok.

S- Onunla sen konuşmuştun hatta. Bana telefondan yolun tarifini aldığını söyledin.

O- Sen gerçekten bir aptalsın.

S- Bu neydi şimdi ?

O- Onun adı Lemmy değil Teddy’di.

S-Aa, evet Teddy’di.

O- Godot’yun oğlu.

S- Evet kesinlikle Godot’yun oğluydu.

O- Bize Bay Godot’a hangi yoldan gideceğimizi anlatmıştı.

S- Aynen öyle.

O- Ama tünelin yolun yarısında olduğunu söylememişti ki o.

S- Bana öyle demiştin.

O- Hayır. “Tüneli görünce doğru yolda olacaksınız” demişti o. Ben de sana tıpkı böyle anlattım.

S- Sanırım yanlış hatırlamışım.

O- Zaten hafızan alabalıktan bile kötü.

S- Kırıcı olmana hiç gerek yoktu.

O- Ne yapayım Tanrı aşkına, sana yola çıkmadan önce yanına bolca konserve alman gerektiğini çünkü yolculuğun uzun
sürebileceğini söylemiştim. Sense dediğimi unutup yanına bir konserve ve bütün bir tavuk almışsın. Üstelik daha önce de sana demiştim ki “Gereksiz büyük şeyler koyma çantana, yoksa yürürken sırtımızda beton kesilir.” Ama sen beni duymuyorsun ki.

S- Sana bir şey söyleyeceğim ama kızma.

O- Bu sefer ne var?

S- Yola çıkmadan konuştuklarımızı hiç hatırlamıyorum ki ben.

O- Hadi biraz susup sadece yürüyelim ha, ne dersin?

( Birkaç dakika boyunca konuşmadan yürürler.)

S- (Adımlarını yavaşlatarak) Bence biraz durabiliriz.

O- Duramayız.

S- Neden?

O- Godot’ya gidiyoruz.

S- Oh evet, ama hiç dinlenmeyecek miyiz ?

O- Yalnızca yürümeye inancımız kalmadığında durduğumuzu biliyorsun.

S- Tamam hatırladım. ( Tekrar aynı tempoda yürüme başlar.) Çok doğru söyledin aslında biliyor musun. İnsanlar daha çok küçük yaştan evlerinin çatı katına çıkıyorlar ve uzaklardaki tepelere dikiyorlar gözlerini. O tepelerin ardında onlarca ev, onlarca sokak ve buradakinden daha büyük yaşamaya söz vermiş bir sürü gösterişli insan olduğunu biliyorlar. Bu sebepten ki doğru karar vermenin imkansız olduğu küçük bir yaşta kendine uzaklardan bir tepe beğenen çocuk o kararını aklına kazıyor ve oraya varma kararlılığıyla evinden ayrılıyor. Sonrasında da bütün hayatı yolun üstünde geçiyor işte. Ama belki doğru olmayan bir ülkü peşinde inancı kalmayana kadar yürüyen insanın her koşulda sürekli hareketsiz, kararsız, şartlara bağlı olmanın verdiği suskunlukla olduğu yerde kalakalan kişiye göre daha akıllı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta duranı bekleyen hiçbir yenilik yoktur ayrıca hayatı oynamadan kazanmayı da bekleyemezsin.

O- Gerçek bir filozof gibi konuştun.

S- Sahiden mi?

O-Evet, seni hiç böyle konuşurken duymamıştım.( Başını öne doğru eğip önündeki tozlu yola düşünceli bakar.)
Durağanlıkla ilgili söylediklerin de çok hoşuma gitti. Bir keresinde bir kitap okumuştum, iki tane adam bir ağacın altına oturmuş bütün gün daha önce hiç görmedikleri bir adamın gelmesini bekliyorlardı.

S- Bu hakikaten deli saçmasıymış.

O- Bence de. Artık dünyanın değiştiğinin farkına varmalıyız. Artık dünyanın iki uzak köşesi arasında iletişim kurmak o kadar kolaylaştı ki utanmasam ben de sevgili Jules Verne gibi “Dünya 80 günde gezilecek kadar küçüldü” diyeceğim. Tabi böyle olunca da insanlar ulaşabilmenin, eskisi kadar zorlanmadan elde edebilmenin tadına vardılar ve sınırlarını bilemeseler de tıpkı dediğin gibi bir şeye yetebilmek, bir şeyi başarabilmek için sürekli yürümeye başladılar. Kimsenin durduğu falan kalmadı. En sonunda o kadar da büyük olmadığı öğrenilen dünyada sıfırdan zirvelere ulaşabilmek için herkes harekette artık.

S- Çok doğru söyledin dostum. Sen de gayet hoş konuşuyorsun.

O- Teşekkür ederim. Fakat derin konulara girince biraz vakit kaybettik. Daha hızlı yürümeliyiz.

S- Tabi. ( Yüzünde ışıltılı bir gülümseme belirir.) Neyi düşününce mutlu oluyorum biliyor musun? O bahsettiğimiz
deli tavuk misali aptalca koşuşanlara inat biz gayet sakiniz ve nereye gideceğimizi biliyoruz!

O- (Gülümsemesine karşılık verir.) Elbette. Akıllıyız ve nereye gideceğimizi biliyoruz.

S- Nereye gidecektik biz?

O- Godot’ya gidiyoruz ya.

S- Ah evet, Godot’ya gidiyoruz.

O- Hem de son hızla.

S- Hiç yorulmadan.

O- Hiç durmadan.

S- İnancımızı kaybetmeden hiç.

O- Ve rotamızı.

S- Evet rotamızı da biliyoruz.

O- Bu yol en sonunda Godot’ya varacak.

S- Lemmy bize öyle söylemişti.

O- Onun adı Teddy’di.

S- Lanet olsun hep unutuyorum.

O- Ben de aynısını demiştim.

S- Neyse, Godot’ya gidiyoruz ve onu bulacağız işte.

(Aralarına garip bir rüzgar sessizliği çöker. Gece kendini belli etmeye başladıkça adımlarının enerjisi düşer ve yürüyüşleri yayvanlaşır.)

S- Söylesene biz hangi gün yola çıkmıştık?

O- (Şaşırarak) Biz mi? Bunu ben de hatırlamıyorum.

S- Sanki uzun zaman oldu.

O- Aklımda ilk kez Cumartesi çıktık diye kalmış.

S- Cumartesi olamaz. Cumartesileri hantal olurum. Yola çıkacağımı sanmıyorum.

O- Belki bir Salıydı.

S- İyi ama hangi Salıydı?

O- Bilemem ki. Aylar geçmiş olmalı üstünden.

S- Ya da yıllar.

O- Yıl geçtiğini sanmıyorum.

S- Neden ki?

O- İçime doğuyor. Ayrıca o kadar vakti senle geçirmiş olsam çoktan delirirdim.

S- Zaten eskiden daha akıllıydın bence.

O- İt dalaşına gerek yok. Sorunun cevabını bilmiyorum ama baya fazla yürümüş olmalıyız.

S- Ayaklarım su toplamış sanki.

O- Belki yalnızca ayakkabın sıkıyordur.

S- Biraz dursak çorabımı değiştirebilirim belki.

O- Duramayız.

S- Neden?

O- Godot’ya gidiyoruz.

S- Ah evet.

O- Şu ilerideki tünel olabilir mi sence?

S- Pek benzemiyor.

O- Hava biraz karanlık. Gözlerini kıs daha iyi bak bir de istersen.

S- (Dediğini yapar.) Kesinlikle tünel değil.

O- Ya neymiş peki oradaki?

S- Bir standa benziyor sanki. Baksana arkasında da şapkalı bir adam olsa gerek.

O- (Daha dikkatli bakar.) Evet haklı olabilirsin. Hızlıca yürüyelim de oraya varalım o zaman. Ayrıca hiç konuşmazsak
daha çabuk gideriz.

S- Bir daha hiç konuşmayacak mıyız?

O- Hayır yahu yalnızca oraya varana kadar biraz susalım. Daha bitirmedik ki hiçbir şeyi.

S-Pekala.

Please follow and like us:
Alperen Yavaş

Alperen Yavaş

İyi günler genç beyler ve bayanlar, size kendimi tanıtmam gerekirse 99 doğumlu, edebiyatla ilgili ve çevresindeki çoğu şeyi anlamlandırmaya çalışan bir beşerim. MDF adlı güzellik benim okurluktan yazarlığa geçişimdeki ilk ciddi basamak oldu. Sonradan gittikçe büyüyen ve internet sitesine de kavuşan bu fanzin benim kendimi anlatmamı sağlayan en güzel yer.aslına bakarsanız genele dair düşünebileceğim yaşlara geldiğimden beri kafamda sürekli bir çark dönüyor ve bu enerjiyi de diğer insanlara aktarmak istiyorum. Son olarak burası inanıyorum ki burada benim kendimce uydurduğum “tanıtıcı kelimeler”e hiç muhtaç bırakmayacak, kendi karakterimi üstüne işleyebildiğim yazılara ev sahipliği yapacaktır. Eh, o zaman da gelip “lan bu da ne saçma biyografiymiş haa”dersiniz olur mu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir