GIVE ME TENASÜL OR GIVE ME HELL

‘’Ramazan davulcusunun tokmağının haşmetli sesi eşliğinde kasıklarımdan uzayan salyalarında baştan üretsin seni yatak ya da gel ordo ab chao dövdürelim koluma. Üstüme çık, altıma in, geçidi tanı, sonra sokağın satıcılarını kazır gibi seyrelt dudaklarımda zabıt tutan uçukları ve birtakım edebi şeyler işte ne bileyim…’’

 

Üzerinde hiç gitmediğim gezegen adlarının yazılı olduğu siyah çarşaf:

Merkur – Mercure – Mercurio – Mercury – Mercurius – Mond – Lune – Luna – Moon – Maan – Neptun – Neptune – Nettuno –Neptunus – Mars-Marte – Giove – Jupiter – Sonne – Soleil – Son – Sole – Zon – Venerre – Venus – Earth – Erde – Terre…

Tanıdım.

Üzerinde kül lekesi, değişik renklerde saç telleri ve kıllar olan beyaz çarşaf:

…?

Tanırım.

 

-Chinaski’nin atları… Lekelibardak. Sukokusu. Enfeksiyonriski. Bordoayakkabı. Belirli bir satış rakamından sonra okur kitlesi ona sınırsız saçmalama hakkını sunmuş olmalı. Beyazayakkabı. Başarısız dövmeler ve bira göbekleriyle kurulan düzeysiz ilişkilerden arta kalanlar… da sen Chinaski değilsin ki? Ben de değilim. Hipodroma da hiç gitmedim zaten.

-Tek bir dilek hakkı istiyorum. Çarşafları havalandıracağım. Yırtık dantellerin için üzgünüm. Kaput? Çaput? Kaldırımlar. İndirimler. Baskı mürekkebinden dövme boyası mı olurmuş, el insaf. Bugün yenilen hurmaların kokusu yakında çıkacak. Kendi ekseni etrafında dönen koltuk. Bir kere daha Sait Faik okuyalım. Ruh eşin neden öldü? Aşktan? Alkolden? Bir daha anlat. Benimsenmek istiyorum.

Yetersiz ipuçlarından uzun uzadıya kişilik tahlilleri ve sonu merak uyandırmayan muhabbetlerin merak uyandırmış gibi görünen akışları arasında, teşhir ürünü olmak suretiyle yıpranırken günden güne kaybolacaksın. Hiçbir yere ait olmadığını biliyorsun, yine de kaçmıyorsun benden. Bunaltmak istemezdim seni, affet. Dinle bak, sabah ezanının en sevdiğim yeri başlıyor:

-Tabii sen de haklısın kendince.

 

Kafatasımın çeperlerine çarparak prizlerin içine süzülüyor hakim olamadığım düşünce ürünleri ve kaçamadığım döngüsel diyaloglar. Bilindik arzu başkalarının düşüncelerini kontrol edebilme üzerine olsa da şahsi dar vizyonum ne yazık ki kendi düşüncelerimi kontrol edebilmeyi dileyecek kadar. Saplantı değil. Takıntı değil. Batıl inanç değil. Kayıp parçanın yerine oturtulamayışına karşın diğer toplama parçaların itelenerek başka bir bütünün altında birleştirilmek istenmesiyle oluşan, git gide içinden çıkılmaz bir hale tanık olmanın huzursuzluğu. Soyutlanmak istiyorum.

Kız Kulesi’ni yerinden sökebilecek libidoya sahip yaratık hanginiz? Masa, ne denli ulvi bir amaca hizmet ediyor olursa olsun kendi masanız değilse kırmayın. Yumruklanarak içeri göçertilmiş tuvalet kapısı şiddetin bir zevk aracından ziyade üçüncü kişi olarak yer aldığı tenasül anları hakkında bize bir işaret veriyor olmalı. Hijyenle yakından uzaktan alakası olmayan panayır ortamını terk etmek üzereyken çaktırmadan bir yerlerinize sokuşturduğunuz eşantiyonlar: Aids? Mantar? Melanom? Yine olmadı.

‘’Aids olsam beni terk eder miydin?’’ diyor sevgilim. ‘’Seni muhtemelen bir daha aramazdım’’ diyorum. Gaddarım ve rastlaştığım olaylara yüklenebilecek anlamları saplandığı çukurlardan geri çekeli hayli oldu. Yalan söylemeye tenezzül edemeyecek kadar yorgunum. Gerçeği diğer açılardan keşfetmek işin gülünç kısmı. Konuşurken bir yandan ovuşturduğum bileklerime sinen sevgili kokusundan habersiz, kirli halılara göz gezdiriyorum. Gözlerimi kaldırmadan gülümsüyorum can yeleğime, canım yeleğime.

Ayna karşısında kendini izlerken uyuşturucudan yüzünde oluşan lekeleri sayıyor sevgilim. Satışa hazır, ikna kabiliyeti yüksek ses tonunu ayarında kullanarak kokainin zararlarından bahsetmeye başlıyor. Dinlerken aynadan manikürlü tırnaklarıma ve tiksindiğim mavi ojelerime kayıyor bu defa gözlerimÇaresiz algı biçemleri canlı görülmedikçe derinliğini kaybeden bir rengi tırnaklarına hapsederek estetik zevk sunmayı amaçlar.

 

Bana sadece dokunmuyor, kurak yerlerimden istifini bozmadan atlayarak boşluklarıma çiçekler ekiyor, başucumdan ayakucuma denk portakallar soyuyor, neslimi tüketiyor. Ruhumun devir teslimi harcadığımız zaman diliminde, bu duvarların arasında yavaş yavaş gerçekleşirken düşünmemeyi düşlüyorum. Müezzinin sesini biraz kıs, çünkü kuş seslerini dinlemeyi seven gangster ezan sesini duyunca ağlar.

Bana sadece vurmuyor, söyleyemediğim pişmanlıklarımdan dileyemediğim özürleri ve dönemediğim dönüşleri çekip çıkarıyor nefsimden. Perdeler ardına kadar kapalı, gün ışığından nasıl kaçındığımın farkında. Beni anlamak için efor sarf etmeyecek kadar tanıyan bir beşeri hayatıma alırken iki defa düşünmeliydim ve ağlanan şarkıların inlenen şarkılardan bir farkı olmalıydı. Ne güzel komşumuzdun sen Röyksopp.

Odada sadece ikimiz yokuz. Odada sözde demokrasi, uygulamalı anarşi var. Astronomik hesaplar, fizyolojik çatışmalar var. J ile başlayan hayvan adları, ota boka hakim Yunan tanrıları var. Odada ikimiz yokuz.

 

Karşılıklı ego tatminleri ve yersiz itaat yeminlerinin ardından klostrofobisi tutuyor. Hava almamız gerektiğini söylüyor. Duvarların basıklığı sigara dumanıyla birleşince aşk yuvamız bir mahpushaneye adım adım evriliyor. Dışarı atıyoruz kendimizi, dışarıyı içimize atıyoruz. Kapıyı kilitliyor. Yaşanılanlar, kafatasıma zerk eden tüm düşünceler, rağbet görmeyen hislerimiz… Hepsi dilden dile bir sonraki nesle aktarılmak üzere deliklerimizde yeni ziyaretçilerini bekliyor.

Please follow and like us:
Suhan Lalettayin

Suhan Lalettayin

contempoetry, reagent&experiment.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir