Fandangos!

Agujetas’a

Bu çoğu zaman böyledir, şehrin denize bakmayan kıyısının sokaklarını âşıkların, sarhoşların ve uykusuzların parlayan gözleri aydınlatır. Bu sokakların birinde tahta pencereli taş evleri, egzoz borusundan yağ damlayan arabaları, eskimiş kaldırım taşlarını sarıp sarmalayan iki koku vardır: sabahları akasya, akşamları anason kokusu. Bu sokakta geçip giden sabahların ve akşamların en belirgin, belki de tek farkı budur. Ancak bu sokakta eksik olmayan tek şey gürültüdür. Sabahları zorla giyindirilip anneleri tarafından okula gönderilen haşarı çocuklar birbirlerini görünce uyanırlar. Okul yolunda evlerin zillerine basıp çığlıklar içinde koşturarak bozarlar uykunun sessizliğini. Daha sonra ihtiyar adamların çocuklara sövgüleri katılır bu sessizlik bozma oyununa. Kadınların kocaları yiyecek iki lokma bayat ekmeği bulduktan sonra Manuel’in kahvesine inip o günün ölecekleri gün olup olmadığını görmek için beklerler. Bu bekleyiş elbet sessizce sürmez. Kumar taşlarının şakırtısı ve her kaybedişe yakışan yüksek sesli küfürler eşlik eder bu bitmeyen bekleyişe. Akasya kokusu hala duyuluyorken bu gürültüye sadece seyyar satıcıların bağırışları uğramaz.

Gökyüzünün kızıllaşıp kararmaya durduğu saatlerde yerlerini değiş tokuş etmeye başlar anason ve akasya kokusu. Sessizlik bozma oyununun eli, genç kızlardadır bu sefer. Kapı önlerindeki yahut pencereler arasındaki kahkahalar birilerine duyurulmak isteniyordur. Annelerin azarları yüz hatları yeni yeni keskinleşen, uzun saçların artık farklı bir eda katmaya başladığı kızları gerisingeri evlerine döndürür.

Bu bitmez oyuna haftada yalnızca bir kere ara verilir. Yaşlısından gencine herkesin kabul ettiği bir kuraldır bu. Cumartesi akşamları kadınlar ve erkekler sokağın lokantasında toplanır, gözlerini kapıya dikerler. Dokuzu on geçe Antonio görünür lokantanın kapısında, sırtında gitarıyla. Gürültücüler heyecanla onu beklerler; genç kızlar kapılarda göz süzerek, kadınlar çocukları zapt ederek, erkekler sangria tüketerek. Antonio gelir ve kurulur ortasına lokantanın. Yerde gıcırdayan tahtanın üzerine asla basmadan iskemlesine oturur. Kıvırcık siyah saçlarının dibinden şakaklarına parlak ter damlaları dökülür. Gitarında daha önce duyulmamış ezgiler, Antonio’nun esmer kalbinden yolculuğa çıkar ve maharetli parmaklarının uçlarından tellere nüfuz eder. Tellere dokunan her sert vuruşta parmaklarındaki deriler ayaklarının dibine parçalanmış gül yaprakları olup dökülür. Paslı sesiyle bazen bir İspanyol’un bile anlamlarına aşina olmadığı kelimelerden şarkılar uydurur. Kadınların, adamların, ihtiyarların ve çocukların kulaklarında bir kurşun gibi patlar. Bazen sabahlara kadar süren bu ezgilere gece boyunca adamların alkışları, kadınların topuk sesleri karışır.

Şehrin kıyısındaki sokağın, yaşamın kıyısındaki sakinleridir buradaki insanlar. Sefaletin ve ötekinin insanları. Öyküleri bu kadardır, isyanın ve acının bestelerini dökerler ellerinden ve ayaklarından hepi topu. Şehrin bir tek akasya kokan sokağı yabancı değildir onlara, geri kalanı ise garipser ve alışamaz bu insanların öfke ve tutkularına. Böyle doğmuştur Antonio’nun ezgileri ve kadınların topuk sesleri.

Please follow and like us:
Sevinç İrem Balcı

Sevinç İrem Balcı

Aralık 1998’de İzmir'de doğdum. Beş yaşında okumaya, yedi yaşında yazmaya heves ettim. Öykü yazma eylemini zaman zaman terk etsem de hayatımın bir köşesinde her zaman bulundu. 2017 senesinin son aylarında güzel bir tesadüfle MDF ile tanıştım ve şimdi de edebiyatla aramızdaki macerayı Mevzular Derin okurlarıyla paylaşmaktan büyük bir kıvanç ve heyecan duymaktayım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir