Erkmen Özbıçakçı ile Söyleştik

 

Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İlk kitabınız Gölgede Yanmak, Doğan Kitap’tan 2019 yılında çıktı. Bunun öncesinde de öykülerinizin çeşitli dergi ve fanzinlerde kendine yer bulduğunu biliyoruz. İlk sorumuzu da buradan sormak istiyoruz, basılı yayınlar ile öykü türünün ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? ‘’Öykü’’ türünün ülkemizdeki serüveninde ne gibi bir olumlu/olumsuz etkisi var süreli yayımların? Ya da var mı?

Ben de teşekkür ederek başlayayım. Öykü, özellikle form olarak sayfa sayısı kısıtlı dergi, fanzin gibi mecralarda yayımlanmaya müsait bir edebi tür. Düzyazıyla ilişkili olup yazmaya hevesli insanların kurmaca türleri içinde bir sanatsal üretim içine girmeleri halinde öykü birçok açıdan avantajlar sunuyor. En fazla 5-6 sayfalık kurmaca metinlerle yeni yazarlar, dergilerde yer bulma imkanına sahip oluyor. Birçok dergi bu metinlere, yayımlamasa dahi geliştirici dönüşler de yapıyor. Böylesine karşılıklı bir iletişimin yeni yazarlar açısından oldukça faydalı olduğunu söyleyebiliriz. Son yıllarda öykünün ciddi ivme kazanmış olması da bunun bir göstergesi zaten. Özetle, ancak olumlu bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Yazmaya, daha iyi yazmaya yönelik bir hevesi kışkırttığı için bu ilişki gayet faydalı kanımca. 

Yolu fanzinlerle kesişmiş, fanzinlerden geçmiş bir yazar olarak fanzinler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bazı kişilerin iddia ettiği gibi dergiden önceki bir basamak mı yoksa derginin karşısına çıkarılabilecek bir yayın türü mü?

Üniversite yıllarında ben de fanzinler ve amatör dergicilikle uğraşmış, hem de hayatının geriye kalanına etki edecek derecede mesai harcamış biri olarak fanzinleri çok önemsiyor, değerli buluyorum. Dergilerin öncesi sonrası, yanı karşısı gibi değerlendirmeler yapma gereği de duymuyorum açıkçası fanzinler için. Nihayetinde varlığını borçlu olduğu ihtiyaç devam ettiği sürece yaşamayı sürdürecek fanzinler. Dijitalleşmenin baş döndürücü hızı elbette yayıncılığı da etkiliyor ve fanzinlerin de bu dönüşten bambaşka imkanlar ve faydalar sağlayarak çıktığını görüyorum. Sanırım herkes çeşitli sosyal medya mecraları sayesinde kendi yayıncısı olma yolunda ilerliyor ve bu gidişatta fanzinlerin dergiye doğru bir basamak olması iddiası da pek yerinde bir iddiaymış gibi gelmiyor bana. Bu mantıkla pekala iddia edilebilir ki, belki de dergiler fanzinlerden önceki basamaktır. Kim bilir.

Ülkemizdeki yayınevleri ve yayıncılık faaliyetleri hakkında neler söylemek istersiniz? Örneğin, kitabınızı Doğan Kitap’tan çıkarma nedeniniz nedir?

Çileli işler olduğunu biliyorum. Aynı zamanda kârlı da elbette. Sonuçta kağıda ve mürekkebe katma değer olarak yazarın hayal gücünü, hikaye etme kabiliyetini kattığınız bir ürün çıkıyor ortaya. Buna biçilen de daima speküle edilebilir, ölçütünün ne olduğu tartışma götürür yöntemler sonucunda belirlenen fiyatlar. Bu anlamda piyasa, pazar, kâr, çok satan terimleriyle anılan yani sermaye zehrinin bulaştığı her alan gibi yayıncılık da çilesi, kazananı ve kaybedeni bol bir sektör. 

Doğan Kitap tercihine gelecek olursak; ben yazar olarak, hele ki ilk kitabını yayımlamayı hayal eden bir yazar olarak özgür irademle bir seçim yapma hakkına sahip olduğumdan söz edemem. Ancak sektörün bir yerinden girerek yazdıklarımı ve beni en az kayba sokarak görünür kılacak seçeneklere yönelmeye çalıştım. Genellikle biz yazarların pozisyonu, bu çarkın editör, çevirmen gibi emekçilerinin durduğu tarafında konumlanıyor. Asıl karar verici olana kadar da ciddi zaman ve emek gerekiyor.

Nihayetinde yazdıklarımı görünür hale getirecek, hakiki bir yayınevi arayışı içerisindeydim. Dosyam Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulununca ben de kitabımın basılabileceğine ihtimal veremeye başladım. Edebi kıstasları ölçü alan, yeni yazarlara fırsat veren, takip ettiğim yazarların kitaplarını basan, dağıtım ağı güçlü olup yazdıklarımı daha fazla insanla paylaşmamı sağlayacak, edebi istikametimin uyumlu olduğuna inandığım yayınevlerinden bir liste yaptım. Bu saydığım ölçütleri baz alınca, ilk birkaç tercihimden birisiydi Doğan Kitap. Sonuç olarak elbette ben birçok yayınevi arasından bir tercih yaptım ama daha ziyade Doğan Kitap benim kitabımı basmayı tercih etti demek daha doğru olur.

Konuyu biraz da kitabınızın içeriğine getirelim. Uzunluk olarak kısa olan öykülere kıyasla karakter sayısı fazla öykülerden oluşuyor. Karakterlerinize kıyamıyorsunuz desek yerinde olur mu? Karakter yaratmada bereketli bir coğrafyadan geliyorsunuz, Çukurova’nın karakteri hakkında neler söylemek istersiniz?

Karakterlerime kıyamıyorum dersem kıymadıklarıma haksızlık etmiş olurum. Aklıma gelen her karakteri yazmışım da kitaptaki Selahattin, Kadir, Nedret Amca, Hogır’ın bir ayrıcalığı yokmuş gibi düşünülür. Üzülürüm. Varlık’ta ‘Musallaya Çıkan Sokak’ öyküsündeki karakterler özelinde sorulan soruya verdiğim cevaba atıf yapmak doğru olur sanırım. O öyküde Rahman isimli bir karakter daha vardı. O kadar nefret ettim ki karakterden, metni onu mağlup çıkaracak saiklerle yazmaya başladığımı hissettim. O kadar güçlüydü, o kadar iştahla yazdırıyordu ki kendini Rahman, bir süre sonra öykünün temel meselesini kaçırmama sebep olduğunu fark ettim. Kıydım Rahman’a. Ve sanırım hiç tereddüt etmedim. Asıl olan metindir çünkü. Bir karakter metne hizmet etmiyorsa ne kadar parlak ne kadar bereketli olursa olsun orada yeri yoktur. 

Çukurova’ysa bir mekan olmanın ötesinde bir karakter olarak öykülerde yer alsın istedim. Doğru. Çukurova, özellikle benim yaşadığım, büyüdüğüm topraklar hem bir meseleyi hikaye ediş hem de yaşam kültürü olarak bereketli, bolluk içindeki topraklar. Alelade bir sebze yemeği, evlerde envai çeşit yardımcıyla yenir. Pilav, makarna, turşu, yoğurt, yeşillik, turp, biber… Her lokma başka bir lezzettir. Ana yemeği zenginleştirir, lezzetini besler. Bu öyküler de bu gerçeği, bu yaşama pratiğini es geçen bir üslupta yazılmış olsaydı sahicilikten yana eksik kalırdı sanıyorum.

Öykülerinizde coğrafya çok etkili ve etkin. Sizin için coğrafya öykücülüğü ne ifade ediyor?

Coğrafya öykücülüğü diye bir tanımlamadan haberdar değilim ama kastedileni anlamakla beraber benim öykücülüğümün coğrafya öykücülüğü olduğu düşüncesine katıldığımı söyleyemem. Ben, içinde coğrafyanın da etkin olduğu erkekleşme hikayelerini yazmaya çalıştım. Çukurova’da da bir berber çırağı o yıllarda kupon yatırmaya gönderilirdi, Trakya’da da. Bu bir sınavdı çıraklık açısından. İyi bir çırak kalfa, iyi bir kalfa usta ve nihayet iyi bir usta evini geçindirecek parayı kazanıp kocalığa layık, esnaf arasında kabul görüp kabileye dahil edilebilir erkek olarak tarif edilir. Hegemonik erkekliğin işleyişi üç aşağı beş yukarı bu tip sonsuz sınanmalar halinde ilerler. Erkeklik imkansız bir hedeftir ve ben bunu, şahsi tecrübelerim ve gözlemlerimin mekanı olan Çukurova’yı hem mekan hem karakter olarak dahil ettiğim bir kurgu dahilinde yazmaya çalıştım. 

Taşra öykücülüğü son zamanlarda revaçta, İstanbul hikayelerinden İstanbullular da sıkıldığı için ilgi gösteriyor olabilir mi? Taşrayı yazanlar neden taşrada yaşamıyorlar?

Şahsi gözlemim, metropol hikayelerine de son dönemde sıkça rastlar olduğumuz yönünde. Sıkılıp sıkılmama konusuna dair de benim bir şey söylemem sağlıklı olmaz. Ayrıca ben İstanbul’da yaşamıyorum. Fakat İstanbul ya da metropol dışındaki yaşamın taşra olarak toptan tarifini de pek sağlıklı görmediğimi söylemeliyim. Taşrayı yazmak demek oradaki mekan ve yaşam pratiği algısını yeniden kurgulamak demek bence metinde. O anlamda Çukurova’nın yeniden bir taşra kurgusu dahilinde yazılmasını da, bu topraklarda eser vermiş büyük yazarları düşününce, pek mümkün ve hatta haddimize görmüyorum.  

Kendinizi nasıl bir öykücü olarak tanımlarsınız? Bir çırpıda mı yavaş yavaş mı yazıyorsunuz? Beklemek öyküye neler katıyor?

Sık öykü yazabilen birisi değilim. Uzun bir kuluçka dönemi oluyor zihnimde. Çok klişe olacak ama bazen tek bir cümlenin aklıma takılması bazense resmin tamamının canlanması şeklinde olabiliyor. Birden fazla oturumda tamamlıyorum genelde metni ve çok uzun olmayan nadas sürelerine ihtiyaç duyuyorum. Metni tamamlamak için tekrar tekrar okumak, bazen unutmak ve genellikle kağıda yığdıklarımın büyük bölümünü yontmak, kesmek, törpülemek, cımbızlamak ve tekrar tekrar bu işlemleri gerçekleştirmek şeklinde ilerliyor süreç. Bu nadasların, beklemenin faydasına gelecek olursak, yazarken metne kör oluyorsunuz bir süre sonra. Kelime tercihleri, hikayenin havadaki ucu, karakterlerin tutarlılığı, anlatı sorunları derken bir çırpıda üstesinden gelemeyeceğiniz her bir sorun için uzaklaşıp yeniden yaklaşmak tazeleyici bir etki yaratıyor. Böylece kusursuza yaklaşan metinler elde ediyorsunuz. Fakat asla kusursuz değil.

Erkeklerin anlatıldığı hikâyeler diyebiliriz öyküleriniz için. Anlatılan yerlerde şahsına münhasır, güçlü birçok kadın karakterler varken neden erkekler üzerine yoğunlaştınız?

Toplumsal cinsiyet ve eleştirel erkeklik çalışmaları ülkemizde gittikçe güçlenen ve üzerine daha da düşünülüp üretilen alanlar. Benim derdim de bu metinler aracılığıyla erkeklik mağduru erkeklerin hikayelerini işlemekti. Kategorik olarak erkeklik ve kadınlık olarak kodlanan bu ayrım, kendisini erkeklik diye tarif edilegelmiş normlarla tanımlayamayan erkekleri hep görünmez kıldı. Ne ezilen ne de ezen olarak bir kategoriye dahil olamıyorlar. Bir çeşit gurbetçi. Orada Türk burada Alman. Bu anlamda şahsına münhasır güçlü kadınların da toplumda güçlü olduğu algısını yaratan ve genellikle toplumsal erkeklikle uzlaşıyla mümkün hale gelen işin kökenine dair, içeriden bir ses vermek istedim. Ben sizin erkekliğinizle uzlaşamıyorum, kadın gibi de hissetmiyorum, o halde bu erkeklik tanımında bir problem var diyen erkekler üzerinden bir ses vermeye, pek de yazılmamış olanı yazmaya heves ettim. Sonuç olarak da bu kadın erkek karşıtlığını biyolojik cinsiyet üzerinden kurmanın çok denendiği, kolaycılık olduğunu düşünerek böyle metinlerle başka bir pencereden patriyarkayla mücadelede bir cephe açmanın hiç de fena fikir olmadığı kanısına vardım. Ortaya bu metinler çıktı. 

Kitabınızı büyüdüğünüz mahalleden herhangi biri okuduğunda bu ben değil miyim deyip tepki mi gösterirler yoksa kahvede hava mı atarlar? [Tarsuslu bir hemşehrinizden özel soru]

Büyüdüğüm mahalleye, öykülerin geçtiği mekanlara pek de sık uğradığım ve kendileri sandıkları karakterlerden pay çıkaran tanıdıklarımla karşılaştığım pek söylenemez. Fakat okuyanlardan birkaç defa ben miyim o, o hikayedeki şu mu, gibilerinden sorular aldığım oldu. Fakat elbette emin olamadıkları için soruyorlar bunu. Haklılar da. Çünkü hiçbir karakter birebir yaşamış karakterler değil. Olamaz. Ve belki de olmamalıdır. Yeni bir gerçeklik kurguluyorsunuz edebiyat aracılığıyla ve bazen yaşanmış olan fazla ya da eksik kalabiliyor. Bir yazar olarak böylesi bir özdeşlik kurmanın da beni tatmin etmeyeceğini düşünüyorum. Sorunun cevabı oldu mu bilemiyorum ama yaşayan karakterlermiş gibi okunması karakterlerin sahiciliği konusunda hoşuma gitmekle beraber ne yazık ki bu tip soruları soracak kişiler gerçekte yaşamıyor. Hava atmaları veya tepki göstermeleri de pek mümkün olmuyor sonuç olarak. 

Tek bir kitap okumak zorunda kalsanız hangi kitabı okurdunuz?

İlginç bir soru. Bilemiyorum. Budala, olabilir. Olmayabilir de. Zor soru hakikaten. 🙂

Konu edebiyata gelince yapmış olmaktan pişman olduğunuz bir şey var mı veya keşke daha farklı yapsaydım dediğiniz bir şey?

Henüz yok sanırım. Çok fazla şey, pişman olacak kadar fazla şey yapmamış olmamdan kaynaklı galiba. Ha, kitapta birkaç tashih var. Onları görmüş olmayı dilerdim. Görememiş olmaktan, yeterince dikkatli davranmamış olmaktan dolayı pişmanım, diye cevaplamış olayım.

Henüz kitabı çıkmamış öykücülere tavsiyeleriniz nelerdir?

Yeni öykücüleri takip etmek önemli elbette ama özellikle 50 kuşağı öykücüleri ve yabancı öykü yazarlarını takip etmelerini öneririm. İsim vermek hep zordur ve fazlasıyla liste de dolaşıyor, rahatlıkla kendilerine uygun olanı bulurlar. Bolca yazmaya çalışsınlar, özellikle kurgu konusunda kopya çekmekten çekinmesinler ama mesela bu bolca yazma tavsiyesi benim açımdan işleyen bir tavsiye değil. Yazamıyorlarsa okusunlar. Yazamadıkça okusunlar. Dergilere göndersinler yazdıklarını. Reddedilmekten, dayak yemekten korkmasınlar. Yazdıklarının en az yarısını atmanın normal olduğunu bilsinler. Benim gibi yeni öykücülerdense ülkedeki önemli edebiyatçıların tavsiyelerine kulak kabartsınlar.

Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben de teşekkür ederek bitirmiş olayım. 🙂 

Please follow and like us:
Yalım Aydın

Yalım Aydın

Belirli bir hayat kalitesinin üzerindeki insanlara fazla bir şey vaat etmiyor olsam da 2015’ten bu yana edebiyat ve müzik alanındaki çalışmalarımı fanzinler ve dergiler aracılığıyla paylaşıyorum. Bugüne kadar Sokak Edebiyatı Fanzin, Kopya Fanzin, Solo Fanzin, CosmicZion Zine, Ekinoks Fanzin, Aykırı Karga Fanzin, Mavera Fanzin, Çığlık Fanzin, Giyotin Fanzin, Geyik Fanzin, Mevsim Fanzin, Firar Fanzin, Lemur Dergi, Porsuk Dergi, Gece Dergi ve Söylenti Dergi’ye katkıda bulundum. Bence sokağın, sokakta yaşanılanların veya yaşayanların edebiyatın dışında bırakılabilmesi veya onların edebiyat dışında kalması imkansız. Bu yüzden yazmaya, edebiyatla uğraşmaya ve uğraşanlara dayanak olmaya hayatım boyunca devam edeceğim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir