Derinlik – Aslı Gibidir

 

‘’ Kendi varlığımın sesi olayım dedim

Yazık ki kadındım.”

Füruğ Ferruhzad

 

Otobüse bindiğimden beri önümde oturan kadına bakıyorum. Kucağındaki bebekten çok ona bakıyorum, gözlerinde ne korku ne de telaş görüyorum. Onda görebildiğim, hissedip, okuyabildiğim tek şey belki dinginlikle harmanlanmış uykusuzluk, sevgi, benim içime ateş basan bir huzur. Telefonumun ekranında yazan güne bakıyorum, altı aydan fazla olmuş. Kendimden dahi habersiz, gün hesaplıyorum belli ki. Kendimi ikna etmişim, bu gizi en derinime saklamaya çünkü birkaç yıldır sayıkladığım cümleyi öylesine kanıksamışım ki… ‘İçinde tut, acı veren anıyı saklı tut, sadece sen bilirsen, yaşanmamış sayılır.

  • Senin canın mı sıkkın?

İrkiliyorum bu sesle, bakışlarımı karşımdakinin yüzüne sabitliyorum, saplandıkları alakasız masa kenarından çekip. Yorgunum diyorum arkadaşıma, arkasından da bin bir bahane sıralıyorum. Dersim çok erkendi bu sabah diyorum, çok çalışıyorum biliyorsun, dereceye girmem şart bu sene diyorum, uykusuzum… Sonra hep laf lafı açıyor, burukluğum çok göze batmayacak hale geliyor, anlattığını hiç duymadan, acaba bu içimde giderek büyüyen kuyuyu, bu sırrı, beni öldüren gizi bilmek ister miydi diyorum, bilseydi ne derdi, acım diner miydi?

Paketine uzanıp yeni bir sigara çıkarışını izliyorum ya da fincanı kahve tabağına kapatışını. Bazen de o önümdeki arkadaşım değişiyor, uzanıp benim sigaramdan bir nefes almak istiyor, içesi geliyor. Benim sakladığım şey ise hiç değişmiyor. Kalabalık olduğumuz akşamlarda hepsinin yüzüne bakıyorum tek tek, o akşamlarda fazla konuşmuyorum son birkaç aydır. Hepsinin sırrıma karşılık söyleyeceği şeyi az çok tahmin ediyorum esasen:

  • Niye bana söylemedin?
  • Niye söylemedin bize?
  • Birlikte giderdik.

Muhtemel sorularını ben de soruyorum aslında kendime. Belki de diyorum, bu sırdan kaçıp gitmek istediğim yer onların yanı olsun diye, bir başıma giz yarattım kendime.

O günün akşamında, birkaç günlüğüne kesintiye uğrayan hayatımı kaldığı yerden tekrar elime almıştım aslında. Ailemle kahkahalar atıyordum, arkadaşlarımla kahkahalar atıyordum, hatta ilk birkaç gün, olanı biteni, içimden kopup gideni sana hiç söylememeyi dahi düşünmüştüm. Aynı kliniğe annemin rutin muayenesi için gittiğimizde, doktor bana kaçak bir bakış dahi atmamıştı. O profesyonellik canımı yakmıştı. Dağınıkla ama derli toplu bir dağınıklıkla dolu, hiç kimseye bir zerre dahi güven barındırmayan hayatım birden çok çaresiz göründü gözüme. Öğrendiğim ilk gece sabaha kadar uykusuz kalışım, koca şehirde başka yer yokmuş gibi koşa koşa bunca sene sadece aileye katılan yeni bir bebeğin getirdiği heyecana ortaklık eden o adamın yüzünde ilk kez olsun bir endişe görüşüm, çıkmaz bir sokakta yukarı aşağı debelenip durmam ve senin ruhunun kör, sağır ve dilsiz olması olası bir kompozisyondu. Olası ve beni nefes alan bir avuç küle dönüştüren bir kompozisyondu.

İsminin anlamı, göğe çıkmakmış. Yüzüne baktıktan aylar sonra aklıma geldi isminin anlamına bakmak, çıktığım gökten yara bere içinde sessiz sedasız tek başıma indikten sonra.

Tanıştığımızda bana bir otel odası ferahlığı, hissi vermiştin. Sanki sadece senden ayrılmam, seni bırakıp gitmem gerektiğinde canımın yanacağını sezdirmiştin bana yahut kanımdaki alkolden ben öyle görmek istemiştim de yalan dolu, parlak, pahalı çerçeveli bir aynanın arkasından bakmıştım yüzüne. Hayli zamandır da hayatıma girip çıkan her karşı cinsin yüzüne aynı çerçeveden bakar olmuştum. Bir erkeğin ömrü, bir otel odasının ömrüyle denkti hayatımda. İzsiz, belki hatırlamak istediğim birkaç anıyla çıkar giderdim oda kılığına bürünmüş her kalpten, bedenden. 

Sana bakınca içimde bir şeylerin sıcağa ve kırmızıya dönüştüğünü fark ettiğim o gece tanımadığım adamların masalarına senin tarafından sunulacak bir sohbet mezesi olacağımı farkındaydım. Bu farkındalığı kenara iteklemiştim, o bardan çıkıp otobüs durağına yürürken elini tutabildiğim için. Sanki görüştüğümüz bütün o zamanlar değil de bir tek o an güvenebilmiştim sana. Kendimi seninle paylaşabileceğim anlamında güvenmek değil; zaten bu sadece istekle çalışır bana göre. Sanki sadece bana ait olan bir deniz seviyesinden; kendime dair her şeyin sıfırlandığı en sahici olduğu bir yerden gelen en kuvvetli histi.  Seni hayatıma aldıktan sonra etrafımdakilerin hakkımda düşündüklerini sezişim, sezgiden öte, bir hakikatti. Hayatıma hiç iyi bir erkek girmemişti ama buna üzülmeye de zerre mecalim yoktu. Tavırlarım kendim hakkında düşündüklerim yüzünden farklı bir kalıba bürünmüştü uzun zaman önce. Bana bakan bir çift erkek gözü, sadece birkaç saatliğine onunla olayım diye bakıyordu kesinlikle, bana göre. Onları tanımamın üzerinden birkaç hafta geçtikten sonra hayatımda gölgelerini bile istemiyordum. Bir kız çocuğunun, genç bir kızın ve bir kadının en büyük silahının onda bir tür kanamaya sebep olan herhangi bir kişiden, yükten, yükümlülükten ve yoksunluktan vazgeçmek olduğuna inandığımı, kendime her gün hatırlatıyordum. 

Tek başımayken her yönümü dolduran, kendi yarattığım huzur efektim, birkaç ay önce çok soğuk bir asansörün aynasında paramparça oldu. Gözlerimin içinden onlarca kadın, hepsi de tanıdık, soru sordular bana. Kimisi çok kızdı, kimisi ağladı hatta. Uzun saçlısı, kısa saçlısı, esmeri ve kumralı, sevdiğim ve sevmediğim, özlediğim ve sildiğim. Beni sadece onlar mı anlardı demekti bu, hiç ama hiç doğruluk payı veremiyordum buna. Efektimin parçalarını toplamaya çabaladım, çabalarımdan kendime bir bavul hazırladım hatta, çok uzağa göndereceğim bir bavul. Bavulum mecalimle doluydu, bavulum bomboştu.

Sana söyleyemediğim zamanda ve söylediğim zamanda da kendimi bütünleşmiş hissettiğim tek şey utançtı. Kalbimle arama bunca duvar ördüğüm için, yaşanılanı sadece benden kaynaklı ve ben odaklı bir acı olarak görmüştüm. Tek başıma olmayı kaldıramadığım tek yerde yaşadığım o kısıtlı vakti sana anlattığımda, sana halimi anlatmaya uğraştığımda, bana bir saniye bile inanmayışın yüzünden kendime ertesi gün uyandığımda yok sayacağım bir hayat yazıyorum, yaratıyorum her sabah. Kağıttan bir kanıt, güvenilir, bu alanda yemin vermiş birinin onayını taşıyan bir kanıt, belki de beni sağanakta kuru kalmış bir kaldırım arıyor olma hissinden kurtaracak bir kanıt, her şeyi toplayabilir miydi gerçekten. Lütfen kusuruma bakma, hatta lütfen kimse kusuruma bakmasın yeryüzündeki ve diğer alemlerdeki; üç yirmi dört saat sonra içimde ömrüm boyu boşluğunu ve salt gerçekliğini, olmuşluğunu taşıyacağım gizin kanıtını yahut fotoğrafını alacak tahammülü kendimde bulamadığım için.

Her dağı kendi kendine aşabilecek güçte olduğuna ve en derin nefesini sadece yalnızken alabildiğine inanmak, kendini iknalamak, kendini taşımak olası her düşüşte, içimde kendimden bir tane daha ama çok daha güçlümü yaratmak, ona sığınmak, gücüme yaslanmak… Bunların tek bir on beş dakikayla yıkılabileceğini öyküme kurgu yapsam, yine de inanmazdım. 

 

İçimden içine bir köprü, sırdan ve sızıdan

İçimden içine, ikimizin sızısı

İçimden bir sızı çekildi ve içimden izin

Sana sadece demek isterdim ki: Bir yerin yok hayatımda, izin yok

Çünkü kimseye söyleyemem aslımı bir cama sanki hiç akıp yitmezcesine sarılmış su damlasına benzettiğimi, halimi ve kendimi

Seni aramak istiyorum, sonra bunu unutayım diye şehrin meşguliyetine sarılıyorum

Benden uzak düşen arkadaşımdan yakınıyorum ve yeni yapılan yolların tozundan, toprağından

Korna seslerine ve erken uyanma telaşıma sarılıyorum

Seni duyamıyorum, içimdeki boşluğun uğultusundan

Seni hiç susturamıyorum

 

Her karesinin çok ışıklı, içindeki herkesin de yüksek sesle konuştuğu yerlerde oturuyorum ve yüzlerine bakıyorum. Benim gizim yüzümden okunuyor mu merak ediyorum. Benim gizimi, ikimizin gizini hiç aklının en dip köşesinden geçiriyor musun ya da ben kendimdeki bütün gücü bunu saklamak için mi heba ediyorum. Aynada özenle yarattığım, safi ‘güç’ten oluşan o kadını hiç de heba olmayacağını düşündüğü bir anıyla, sırla nasıl incelttim, bunu seni düşündüğümden bile fazla düşünüyorum, gezdiriyorum zihnimde, yoruyorum, yoğuruyorum bu fikri. Nihayetinde dönüştüğüm kadına benzememek için, nasıl da paralamıştım kendimi. Seni, biraz makyaj ve kahkaha ile gizlediğim izini, ikimizin gizini çok derinlere ittim ama bazen hala dirseklerimden dizlerime volta atıyor içimde, geride bıraktığın ne kadar acı varsa. Bahçemizin halinden baharımı değil, kalbimin eski sertliğinden ve aynadaki aksimden, aslımı kıyasla. İz bulabilirsen ne âlâ.  

 

Dalmışım. Önümdeki kadın rahat geçebilmek için gülümseyerek müsaade istiyor benden. Tabii, diyorum, arkaya kaykılıyorum. Uykusuzluktan herhalde diyorum kendi kendime, yayılmışım oturduğum yere. Saate bakıyorum, derse girmeden notlarıma son kez bir göz atarım, erken varırım bu gidişle fakülteye diye hesap yapıyorum kafamda. Kadının bebeği ağlamaya başlıyor, omzumun üstünden dönüp bakıyorum, otobüsten iniyorlar. Ben de önüme dönüyorum, bu aralar çok halsizim, kafamı cama yaslıyorum. Ceketimin kollarını parmaklarıma kadar çekiyorum. Sanki avucumun içinde bir yara var, kabuğunu her gün yeniden derin derin kazıp koparıyorum. 

Her şey yolunda, çok iyiyim şu sıralar, yoğun tempo bana iyi geliyor, hiç sıkınt………………………..

(Gizimin altında ezildiğimde gördüğüm, içimin Filistin hali)

Please follow and like us:
Sıla Mutlu

Sıla Mutlu

Bana kalırsa bütün bu kalem kağıtla haşır neşir olma sebebim annemle babamın görev yerleri olan o küçük köydü. Sessiz sakin ve çok durgundu, benim genelde olduğum gibi. On iki yaşımdan bu yana elime kalem almadığım bir günü hatırlamamakla birlikte bundan sonra da öyle bir gün olacağını sanmıyorum. Bir şeyleri izlemeyi, uzaktan uzağa sevmeyi, sonra da o sevdiğim şeylere yazılarımda yer vermeyi seviyorum. Gerçekten bağlandığım ve kendimi yakın gördüğüm her insana günlüklerimi okutuyorum. İnsanların benimle konuşmaktan ziyade, beni okurlarsa hakkımdaki her şeyi daha net bir şekilde öğreneceğine inanıyorum. Şunu da eklemeden bitirmek istemiyorum, Tutunamayanlar’daki Günseli karakterini bana benden daha çok benzetiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir