Deniz Poyraz ile Söyleştik

Yılın en sakin zamanlarının tadını çıkaran, sıcak ama sevimli bir İstanbul. Beşiktaş’ta uzunca bir yokuşu çıkıyor ve kendimizi Abbasağa Parkı’nın en tepesinde, küçük bir kahvede buluyoruz. Yazar Deniz Poyraz’ı köşe bir masada yakınlarıyla sohbet halinde görünce kendisine birkaç soru sormak için izin alıyoruz. Sağ olsun ki bizi kırmıyor ve aramızda çok aydınlatıcı bir sohbet başlıyor.

Öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz Deniz Bey. 2018’in Şubat ayında ilk baskısını yapan “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler” adlı öykü kitabı ile yazarlık dünyasına ilk adımınızı attınız. Bu süreç tam olarak nasıl oldu bize kısaca açıklar mısınız? 

Aslında yazarlık “Ben yazar olacağım!” diyerek yola çıktığınız bir meslek değil. Daha çok hayatınızın bir evresinde içinizde bulduğunuz, kendinizde keşfettiğiniz bir şey. Bu keşfi yapmamda da iyi kitaplarla karşılaşmamın önemli bir etkisi oldu. Yani rahatlıkla, okuyarak yazar oldum diyebilirim.

Peki öykülerinizin gelişim süreci nasıl oldu? Onlara son halini verene kadar hangi kaynaklardan beslendiniz?

18-19 yaşlarında yazdığım ilk öykülerim gözümde yetersizdi. O dönemde okumakta olduğum nitelikli eserlerle mukayese edince kendimi daha da geliştirmem gerektiğini fark ettim. Kaliteli eserleri anlayabiliyordum ama onların seviyesinde yazamıyor olmak bana acı veriyordu. Bu sorunu çözmenin yollarını araştırınca farklı disiplinlerde kendimi geliştirmem gerektiğini keşfettim. Dolayısıyla sanatın edebiyat dışındaki alanları olan müzik, sinema ve tiyatro gibi disiplinlerde kaliteli bir dinleyici ve izleyici
olmaya çalıştım. Bunların bana uzun vadede katkı sağladığını söyleyebilirim. Ayrıca üniversitede ‘’Sanat Tarihi’’ okumamın da önemli bir etkisi oldu. Burada insanlığın ilk olarak mağara duvarlarına işlediği resimlerden 20. yüzyıl postmodern sanatına kadar birçok evreyi inceleme şansım oldu. Okuduğum süreçte “sanatçı”,”eser”, “sanatsal üretim” gibi kavramlar üzerine daha çok düşündüm ve bu daha derin,
daha çok boyutlu bir düşünce ve duygu dünyasına ulaşmamı sağladı. Bütün bu etkilerin sonucunda
yazdıklarımda, takdir tabi okurun olsa da, iyileşmeler hissettim.

Öykülerinizi oluştururken takip ettiğiniz bir yol var mı?

Günlük hayatımızın sıradan rutini içerisinde birtakım şeyler bizi daha fazla etkiliyor. Bu bir an olabilir, bir olay, bir gazete haberi, bir karşılaşma, bir bakış, duyulan bir söz, sevdiğiniz ya da sevmediğiniz bir insanla aranızda geçen diyalog… Hayatın sonsuz kombinasyonu içerisinde daha pek çok şey sayabiliriz tabi. İçimde böylesine karşılık bulmuş, dikkatimi çekmiş bir şeyi zihnim otomatik olarak kaydediyor. Ve bu
fikir benimle beraber yaşamaya başlıyor artık. Rahatlayabilmek için de benim onu bir şekilde bir şeye dönüştürmem, ondan kurtulmam gerekiyor. Dolayısıyla oluşturduğum öykülerin çatısını da beni böylesine etkilemiş anların üstüne inşa ediyorum. Öykümdeki olay örgüsü, dil yapısı, karakterlerin sosyal ve sınıfsal durumu dahi o ana hizmet ediyor, onu daha güçlü kılmaya çalışıyor. Genel olarak böyle bir yöntemim var.

O zaman biraz da kitabınızla ilgili spesifik sorular yöneltelim size. “Emine’nin Yanında
Konuşulmayacak Şeyler” toplam on öyküden oluşuyor. “Solo”, “Fındıkların Altında” ve
“Mahalle” isimli üç öykünüz ise özellikle dikkatimizi çekti. Bu öykülerinizde ortak olarak kadın-erkek ilişkilerinde gelişen umutları, çıkmazları ve hayal kırıklıklarını kadın karakterlerin ağzından anlatmayı tercih etmişsiniz. Bir erkek yazar olarak bu tercihiniz sonucunda zorlandınız mı? Kadınlarla empati kurmakla kalmayıp bunu kurguya yerleştirmeye çalışmak zor olsa gerek.

Evet, bir erkek yazar için kadın bir karakter yaratmak, onun ağzından bir atmosfer kurmak ve onun üzerine bir anlatım inşa etmek başlı başına bir cüret. Ben de bunu en doğru şekilde yaptım diyemem tabi, ancak cüret ettiğimi söyleyebilirim. Sınırlı bir dünyaya doğuyoruz. Seçemediğimiz bir aileye, millete, dine, ırka, topluluğa, cinsiyete doğuyoruz. Sanat tutkunlarının da çok iyi bildiği bir şey var ki insan bir süre sonra kendisine verilen tek bir hayattan, varoluşuyla beraber özünü oluşturup içine fırlatıldığı bu gezegendeki rolünden sıkılıyor, bir tek buna bağlı olmaktan rahatsızlık duyuyor. Buna çözüm olarak da kurguya yöneliyor, başka ırkların, başka cinsiyetlerin hikâyelerini anlatarak kendini onlarda genişletmeye çalışıyor. Bu bana her zaman çekici gelmiştir. Gerçekte deneyimleyemediğim bir hayatı kurguda deneyimleyebilmek çok özel bir zevk. Kodlarının ve kontrolünün sende olduğu senden bambaşka bir
karakterin verdiği keyif zorlayıcı bir durum yaratsa da beni bu şekilde yazmaya itti diyebilirim.

Kitabınızdaki öykülerde yer yer halk dilinden sözcüklere rastlıyoruz. Bunların bazılarının kökenine bakınca da kendimizi Trakya’da, sizin doğduğunuz topraklarda buluyoruz. Buna bakarak kitabınızda oluşturduğunuz dilde yörenizin kültürel özellikleri etkili diyebilir miyiz?

Etkilemedi dersem yalan olur. Yaşar Kemal’in bir nasihati var “Her yazarın bir Çukurova’sı olması lazım” diye. Biz de buna dikkat ediyoruz. Ayrıca ben, öykülerim için bir atmosfer yaratırken temel amacımı tüm insanlarda karşılığını bulabilecek, insanlığın esas özüne hitap edebilecek anlar, ilişkiler ve bakış açıları yakalayabilmek olarak belirliyorum. Bu amacıma ulaşabilmek için de kitabımda gerek sokak dilini gerek
de doğduğum yer olan Trakya’nın yerel yaşayış biçimlerini ve konuşma biçimlerini kullandım. Herkeste olan öze hitap etmek için en bildiğim sularda yüzmeye özen gösterdim. Fakat oluşturduğum dili de sadece yöremle bağdaştırmanın yanlış olacağını düşünüyorum. Çünkü kitap içerisinde “Fındıkların Altında” gibi Karadeniz’de geçen öyküler de var. Buradan da bir önceki soruya dönebiliriz. İnsan bir şeyler yazmak
için yaşamayı beklerse ömrü yetmeyeceği için Giresun gibi farklı bir yöre ve farklı bir hayata dair öyküler yazabilme şansını kaçırabilir. Yeniye ve farklıya cüret etmek gerekiyor.

“Yara” gibi bazı öykülerinizin başında da epigraf kullanmışsınız. Epigraflara dair ne
düşünüyorsunuz? Sizin için değerleri nedir?

Öykülerimi kurarken izlediğim yolu anlattığımda öykünün içindeki bütün öğelerin vurucu bir ana hizmet ettiğini söylemiştim. Buna epigraflar da dahil. Kimileri tarafından epigraflar gereksiz de görülebilir, derdini yeterince anlatamayan yazarın başarısızlığının göstergesi olarak başka metinlerden yardım alması olarak değerlendirilebilir. Benim içinse epigraflar bir oyundur. “Yara” öyküsünde kullandığım epigraf
öyküye dair değerli ipuçları verir mesela. Bir yandan da Orhan Kemal’e verdiğim bir selam olarak orada duruyor. Hem edebiyattan aldığım zevki daha da arttırmak için hem de dalları yüz binlere, milyonlara ulaşmış edebiyat ağacının bir parçası olduğumu hissetmek için uygun yerlerde epigraf kullanmayı tercih ediyorum.

Çok klişe bir soru olsa da bir yazarın kitap olarak tercihlerini, okumaya öncelik verdiği
kitapları merak ediyoruz.

Ben genel olarak edebiyat ve sinemada bu memleketin temsillerine öncelik veriyorum. Benim için Türkiye Edebiyatı tartışmasız en başta yer alıyor. Bu topraklarda yaşayan yazarlar olarak dilin imkânlarını her aşamada tanımaya ve keşfetmeye ihtiyacımız var. Bu yüzden, Ahmet Mithat’tan tutun Halit Ziya’ya, Refik Halit’ten tutun Haldun Taner’e, Hüseyin Rahmi’ye, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay ve 80-90 kuşağı yazarlarına kadar bütün büyük ustaları takip etmeye, okumaya gayret ediyorum. Fakat bu Çeviri Edebiyat okumayacağız demek değil tabi ki. Dünyada neler konuşuluyor, nasıl anlatılıyor
bunları öğrenmek için de güncel Çeviri Edebiyat’ı takip etmeliyiz. Okuduklarım arasından Gospodinov’un “Hüznün Fiziği” geliyor aklıma. “Doğal Roman” da beni etkileyen bir eserdi. Sonra Andrey Platonov’un öykü kitapları oldukça güzel. Klasikleri söylememe gerek bile yok ama Çeviri Edebiyat okurken güzel bir
Türkçenin, iyi bir çevirinin olmasına da dikkat etmek gerekli.

Şimdi dümeni biraz da kendi sayfalarımıza kıralım. “Fanzin” kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sistem dışı edebiyat sizin için ne ifade ediyor?

Günümüz edebiyatının vazgeçilmezi olarak görüyorum ben fanzinleri. Özgür üretim, satış kaygısının olmaması… Bütün bunları birleştirdiğimde kafamda fanzinle özdeşleşen tek bir kelime beliriyor: O da tutku. Belirli bir periyodu olmadan çıkan her yayının büyük bir emek ve dayanışma eseri olduğunu biliyorum. Henüz öykü kitabımı çıkarmadan önce bazı öykülerimi yayınladığım bir fanzin aracılığıyla görmüştüm bu zorluğu. Bazen eski fanzinleri kurcaladığımda günümüz Türk Edebiyatı’nın değerli kişilerinin de zamanında oralarda yazdığını görüyorum. Bu da fanzinin değerini arttırıyor kesinlikle.

Öldükten sonra da okunmanın bir yazar için önemi nedir sizce?

Yazma güdüsü insanın temel gerçeği olan ölümle ortaya çıkan bir şey. Öldükten sonra kalma isteğinin sonucu denilebilir. Evrenin sonsuzluğunu kavrayan kişi aldığı sınırlı nefeslerle yetinmek istemiyor ve ölüme çareler aramaya başlıyor. Bu konuda hepimizin kullandığı çözüm doğumdur, yani kendine benzer başka bir canlı dünyaya getirerek ölümün getirdiği varoluş sancısından bir nebze kurtulmak. Fakat
bir yazar için bu yeterli değil, o sadece kendinden bir kuşak sonrasını değil onlarca kuşak sonrasını da yüzyıllar sonrasını da adıyla birleştirmek istiyor. Örneğin biz şu an burada konuşurken bile Shakespeare’in oyunları dünyanın farklı yerlerinde oynanmaya devam ediyor. Her yazarın hayali bu ama ben bu durumun varoluş sancısını tamamen dindirdiğini düşünmüyorum. Sadece sizden 50-60 yıl sonra, sizin yarattığınız bir eserin uzak bir coğrafyadaki bir sahafın rafında durduğu hayali, ölüm kaygısını bir
miktar azaltıyor.

Son olarak şunu sorabiliriz: Yazarlık heyecanı taşıyan gençlere neler tavsiye ediyorsunuz?

Eğer elinizde bir dosyanız varsa öncelikle yapmanız gereken şey sizin yazdıklarınızın dokusuyla, içeriğiyle uyuşan bir yayınevi ve editör bulmak. Bu en temel koşul gerçekleşmediği takdirde çok yetenekli yazarlar bile eserlerini yayımlatamıyorlar. Paul Auster’in New York’ta neredeyse yirmi yayınevi tarafından reddedilmiş olmasını, Willam Golding’in “Sineklerin Tanrısı”nı bir türlü bastıramamış olmasını buna
örnek verebiliriz. Bunun dışında verebileceğim en büyük tavsiye ne tarzda yazarsanız yazın; ister postmodern bir yazar olun, ister bilimkurgu yazın, ister yer altı edebiyatçısı olun, kendinize ve yazdıklarınıza karşı gerçekçi olun. Eserinizi geliştirebilmek için ona her zaman objektif ve katı bir gözle bakmayı ihmal etmeyin.

Röportaj için çok teşekkür ederiz sayın Deniz Poyraz.

Ben teşekkür ederim.

Please follow and like us:
Alperen Yavaş

Alperen Yavaş

İyi günler genç beyler ve bayanlar, size kendimi tanıtmam gerekirse 99 doğumlu, edebiyatla ilgili ve çevresindeki çoğu şeyi anlamlandırmaya çalışan bir beşerim. MDF adlı güzellik benim okurluktan yazarlığa geçişimdeki ilk ciddi basamak oldu. Sonradan gittikçe büyüyen ve internet sitesine de kavuşan bu fanzin benim kendimi anlatmamı sağlayan en güzel yer.aslına bakarsanız genele dair düşünebileceğim yaşlara geldiğimden beri kafamda sürekli bir çark dönüyor ve bu enerjiyi de diğer insanlara aktarmak istiyorum. Son olarak burası inanıyorum ki burada benim kendimce uydurduğum “tanıtıcı kelimeler”e hiç muhtaç bırakmayacak, kendi karakterimi üstüne işleyebildiğim yazılara ev sahipliği yapacaktır. Eh, o zaman da gelip “lan bu da ne saçma biyografiymiş haa”dersiniz olur mu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir