BoJack “Fucking” Horseman

Dram sevmem. Daha doğrusu izlemeyi çok tercih etmem. Deli gibi komedi tüketirim ama. Gerekli gereksiz; ne varsa. Jim Carrey, Adam Sandler, Steve Carell, Seth Rogen, Eddie Murph…. Liste saymakla bitmez. Bu arada animasyon da çok severim. Eğer size biri “Animasyon da çocuk işi…” diye başlayan bir cümle kurmaya kalkarsa ağzına kürekle vurun ve hemen açıp “BoJack Horseman” izletin. Çok ciddi söylüyorum, müptela olmazsa bu sefer benim ağzıma gelin kürekle vurun. Öyle bir diziden bahsedeceğiz ki, bu üç türün ortaya çok basit bir matematik konusu çıkardığını fark edeceğiz: Evrensel küme.

Bu basit matematik konusunu açıklamadan önce BoJack Horseman’ın Netflix platformu üzerinden izleyebildiğimiz bir animasyon dizisi olduğunu vurgulayarak, çok ince işlenmiş olan bu diziyi hiçbir sürpriz bozan olmadan ve olaya dair ipucu verilmeden ne yalnızca aktarmaya çalıştığına dair bir yazı okuyacaksınız. Bütün olayımız bu.

Ve gelelim sayısal konulara. Oluşturacağımız küme her basamakta biraz daralacak. En önemli noktamız ise sırayla bahsedeceğimiz her bir kümenin kendinden bir önceki kümenin bir alt kümesi olduğudur. Hadi başlayalım.

En geniş halkamız yani evrensel kümemiz “animasyon”. Yani kurulmuş olan ve olayların gerçekleştiği evren. Konu olarak insanların ve hayvanların ortak yaşadığı dünyada, Bojack adındaki tek diziyle meşhur olmuş, eskimiş, kokuşmuş bir ünlünün maceralarını mercek altına alınıyor. Bir animasyon kuralsızlığında aklınıza gelebilecek her şey mümkün bu dizide; insanlar, konuşan hayvanlar, su altı şehirleri, türler arası cinsellik, devasa saçma partiler, sidik yarışları, türler arası ayrımın olmadığı yaşam standartları, ırkçılık, fuhuş, ot, tükenmişlik sendromu… Kısacası BoJack evreni de standart bir evren aslında. Standart bir insan evreni. Bu evrene de hakim olan duygular insani duygular. İnsanın olduğu her yerde insan duygusu hakimdir – hayvanlar konuşuyor olsa bile.

Evrensel kümenin bir altındaki kümemiz ise dram. Bu dizinin bütün muazzamlığı da bunun altında şekilleniyor aslında. Büyük ihtimalle hiçbir dizide denk gelemeyeceğiniz kadar derin bir dram var. Keza bunu da harika bir yoldan sağlıyorlar: komedi ile – yani en küçük alt kümeyle. Herkesin keyfinin gıcır olduğu salt komik ve absürt ögelerle bize görmek istediğimizi veriyorlar. Fakat bu çok akıl dolu bir şaşırtmaca. Alttan alta işlenen ve bir anda yüzümüze tokat gibi çarpan kederi hissedebildiğimiz an BoJack Horseman’ın iç dünyasıyla karşı karşıya kalıyoruz. İyi olmaya çalışan bir insan müsveddesi. At olsa bile, insan insandır. Bu bir şaka değil!

Diziyi yükselten başka etmenler de var. Öyle bir jeneriği var ki dört sezon boyunca hiç atlamadan totalde kırk sekiz defa izleyebiliyorsunuz. Bu büyük başarı cidden. Hele ki o jenerik müziğini defalarca dinledikten sonra BoJack temasına en uygun müziğin seçilmiş olduğunu anlıyorsunuz. Üçüncü .sezona doğru bu kendini belli etmeye başlıyor. Çılgın bir blues eşliğinde patavatsız bir atın oldukça mutsuz hayatını izliyorsunuz o jenerikte. Dizi hep kederi saklamaya çalışıyor ancak size yakalamanız için bu tarz küçük ipuçları atmayı da ihmal etmiyor.

Her dizide olabileceği gibi BoJack Horseman’ın da çöp bölümleri var elbette. İlk sezonun ilk altı bölümü gerçekten çok kötü. İnsana diziyi bırakmayı ciddi ciddi düşündürüyor. Espriler espri değil, hikaye desen ne olduğu belirsiz, karakterlere alışamıyorsun derken yedinci ve sekizinci bölümler arasında biraz düşünmeye başlıyorsunuz. Çünkü dram faktörü o bölümler arasında yerleştirilmeye başlanıyor ve aslında anlatılan hikayelerin çok daha geniş bir bütüne hitap ettiğini o bölümlerde kavrıyoruz. O bölümlerden sonra da izlenilen bölümün nasıl olduğundan ziyade dizinin nasıl şekilleneceğini merak ediyoruz. Bu teknik de her baba yiğidin harcı değildir. O yüzden dizinin yaratıcısı Raphael Bob-Waksberg’i burada herkesin önünde yürekten selamlıyorum.

Parmak basacağımız son nokta ise dizinin birbirinden eşsiz karakterleri. Birazcık iç yapılarına gireceğiz ve karakterleri tanımaya çalışacağız.

BoJack Horseman: Will Arnett’in muazzam sesiyle hayat bulan BoJack Horseman’ımız tek kelimeyle hıyarın teki. Aslında karaktere ait en büyük özellik de bu.  Bu hale gelmesinin en büyük sebebi de yaşadığı sevgisizlik. Çocukken sevgisiz kalan birinden sevgi talep etmek mümkün değil. Sevgisizlik insanı duyarsızlaştırır. Bir sonraki hamlesinin ne kadar büyük bir hata olacağını kestirtemez. Bu yüzden her daim bela, peşindedir ve mutlu olabileceğin o anı elinden hep kaçırırsın. Yapmak istediğin iyi şeyleri yapamazsın, eline yüzüne bulaştırırsın. Sevgiyi bilmiyorsundur çünkü. İyi olan herhangi bir şey sevgiden beslenir ve bu derinlerde hissedilir. BoJack’in asıl sorunu da bu işte. Hislerini kaybetmesi. Bu, birinin başına gelebilecek en tehlikeli şey. Her daim mutsuzsundur. Bu, yorgunluğa sebep olur. Hiçbir şey yapmak istemezsin. Gücünün olmadığının farkındasındır. Bu farkındalık bitkinliğe yol açar. Her şeyin bittiği ve bir görselin sadece fiziksel fonksiyonlarını yerine getirebildiği bir durum içinde yuvarlanırsın. Bir karadeliğin içinde kaybolmaya benziyor biraz.

Diane Nguyen: Alison Brie’nin seslendirdiği Diane Nguyen adlı karakterimiz ise kocası Mr.Peanutbutter ile kararsız bir evliliğe sahip, feminen duyguları da hallice yüksek ablamız. Karakterin en önemli özelliği fikirlerini yaymaktan çekinmesi. Topluma muhalif bir karakter ve bu yüzden dışlanacağını çok iyi biliyor. İçimizde biriken her düşünce bir şekilde dışarı çıkmak zorunda. Hangi yolu seçersek seçelim. Diane’inki ise şu an okuduğunuz fanzinin yazarlarının da tercih etmiş olduğu gibi yazmak. Yazarak ifade etmek en kolay yoldur. Özgürsündür. Baskı altında en az kaldığın yoldur. Diane’in en iyi yaptığı şey yazmak. Eleştirmek istediğini yazarak eleştirir, yorumlamak istediğini yazarak yorumlar. Lakin Diane dizi içinde önemli bir değişikliğe uğrar. Eleştirdiği toplumun bir parçası olmaya başlar Bu o kadar hızlı gerçekleşir ki çatalınızdaki son biber dolmasını ağzınıza daha tıkamamışsınızdır.

Mr. Peanutbutter: Paul F. Tompkins’in seslendirdiği, sevgili Diane’mizin dünyalar tatlısı biricik köpek eşi. Adam hakikaten köpek. Bildiğimiz köpek. Onun en büyük özelliği hayata tamamen pozitif bakması. Mr. Peanutbutter’ı dizi boyunca hiçbir şeyin üzmeyeceğini düşünürsünüz. O kadar neşelidir ki, ben ilk altı bölümü onun sayesinde atlayabildim. Onu üzen tek durum, algıda en basit kavram gibi görünmesine rağmen en komplike kavram olan “aşk”. Çok sevdiğiniz hatta tüm kalbinizi emanet ettiğiniz bir kişinin aslında sizi o kadar da sevmiyor olduğunu düşünmek yeterince acı verici bir belirsizliktir. İşte Mr. Peanutbutter’ın mutsuzluğu bu olaydan ibaret.

Todd Chavez: Breaking Bad’den tanıdığımız Aaron Paul’un seslendirdiği Todd, tuhaf ama orijinal karakterlerinden. Todd aseksüel bir insan. Kötü bir gün geçirdiğinizde her zaman yanınızda olacak biridir. Gerizekalıdır ama boş ceviz de değildir. Todd işte ya. Tuhaf…

Princess Carolyn: Amy Sedaris’in sesi olduğu menajer kedimiz. Onun durumunu da bir kavram özetliyor tabi ki: hırs. Seni ele geçirirse tehlikelidir çünkü başardığın her anı baltalar. İyi bir şeye sahipsen bile yetersiz olduğunu düşünürsün. Yükselmek istersin ve hayatının senin önünden sana el bile sallamadan köprüden düştüğüne şahit olursun. İlk bakışta Princess Carolyn’in durumu için de durum böyle ama o denge sağlayabilmiş biri. Her zaman arkadaşlarının yanında ve mutlu olmak için çabalıyor.

 

Hırs onu şu noktada engelliyor: Hayallerini gerçekleştirmesine olanak vermiyor. O da bu yüzden mutsuz anlayacağınız. Tıpkı dizideki herkes gibi.

BoJack Horseman’ın gerçekten şakası yok. Bu dizide mutsuz hayatlar izliyoruz. Bir nevi Requiem For A Dream bu dizi. Filme dair hiçbir parça yok ama karakterlerin dağıldığı anları izlemek o hissi uyandırıyor ve o his de tıpkı Requiem For A Dream’in sonunda yarattığı gibi hayatınızda yaptığınız hataları cenin pozisyonunda izlemek oluyor. İşin kötüsü, sen de mutsuz oluyorsun.

Bir sonraki yazıda görüşene dek BoJack Horseman’ı izleyin ve izlettirin.

 

Hilmi Bilenbay

Please follow and like us:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir