Bir Osmanlı Rivayetnamesi

Those who restrain desire, do so because theirs is weak enough to be restrained”*

William Blake

       

       İsmid tozu sürmesini cilveyle kirpiklerine çekti. Rastıkla kömür karasına dönmüş kaşlarının güzelliği daha da ortaya çıkmıştı artık. İnce tülbendini al boyaya batırdı, boyayı iyice emdiğine emin olduktan sonra tülbendi önce oval hareketlerle yanağında gezdirdi, sonra da alt dudağına sürdü. Üst dudağı ile mühürleyip pekiştirdi.  Öz miktarda üstübeç ile kireç güzelliğine ulaştı, nazardan koruması için alnına çektiği çivit sıra da enfes olmuştu.

       Ayağa kalktı ve boy aynasının önüne geçti. Üstündeki sırma işli kadife mintan, yine sırmalı ipek fistan ve gümüş kakmalı meşin kemeri ile birçok efendinin nefsini hüsrana uğratacağı şüphesizdi.  Ne de olsa bu devirde hala aranır olmasını dillere destan letafet ve taravetine borçluydu.

Tek sorunu ise ne kadar allık sürerse sürsün, üstübeç ile gizlemeye çalışırsa çalışsın bir türlü gözden kaybolmayan dudağının kenarındaki hafif irice bir et beniydi. Yine de bu kusuruyla yaşamaya alışmıştı. Aynaya tekrar baktı ve benini hafifçe okşadı. Elinden bir şey gelmezdi.

       Bulunduğu küçük oda sabahtan beri sessizdi. Akşam olunca yandaki yuvarlağı andıran ence daha geniş odada gürültülerin başlayacağı, seslerin iyice coşmaya yüz tuttuğu vakit ise ona bir işaret verilerek odadan çıkması isteneceği söylenmişti. İşaret verilene kadar odadan çıkması yasaktı. O da işareti bekliyordu.

       Bir müddet sonra sahiden yan odada birtakım tıkırtılar başladı. Bu tıkırtırlar yerini zamanla kıpırtılara, tak tuklara, çekilen iskemle ve gıybet fısıltılarına, sonra bazı sesli konuşmalara, en son da yüksek perdeden kahkaha ve bağırışlara bıraktı. Artık gürültü iyiden iyiye kendi bulunduğu odayı sarsıyordu. Nihayetinde kapısı üç kez sertçe vuruldu. Bu beklediği işaret olsa gerekti. Eline zillerini aldı ve kapıya yöneldi. Şimdi içerideki herkesi büyüleme vakti gelmişti.

 

*********                                                                                 

       Serkeşlerin demlenmeden, aşıkların fingirdemeden, kahinlerin de tebliğden alıkonulduğu bir devr-i istibdatta, vaktiyle bir cihan başkenti olan elan ise “Hasta Adam’ın Konağı” denilen Pay-i Taht-ı Saltanat’ta, yani Konstantin’in o güzel şehrinde demeli, baskı ve yasaklarla renkleri söndürülen koca koca semtlere, bulvarlara karşı çıkan, hareketini ve neşesini kaptırmamış birkaç esnaf sokağı var idi. Geniş kaldırımlı, esnafların sokağın iki yakasına adeta istiflenerek sabahtan akşama kadar geçen yüzlerce müşteriyi dükkanlarına buyur etmekle uğraştığı bu sokaklardan birinde sabah vakti ilginç bir olay oldu.

       Giyim kuşamlarından musikiye gönül vermiş oldukları anlaşılan dört tane genç adam çevrenin yeni yeni hareketlenmeye başladığı bir vakitte çalgılarıyla sokağın ortasına kuruldular. Üç sazende arkada bir ip gibi sıralanırken boğazından çıkardığı seslerle hanende olduğu anlaşılan genç ise onların birkaç adım önüne geçmişti.  Sazendeler bir yegâh peşrevini çalmaya başlayınca aralarında sokağın en şaşaalı dükkanına sahip olan kuyumcunun da olduğu birkaç esnaf ve sokaktan o sırada geçmekte olan bazı kişiler bu musikiye yöneldi.  Peşrev, yerini Neva makamından bir şarkıya bırakınca önde duran hanende birden yumuşaklığı kadifeleri, efsunu bülbülleri hasetten çatlatacak sesiyle teganni etmeye başladı. Bu sesin zarafeti sokağı sarmaya başlar başlamaz her çeşit beşer bu çalgı grubunun etrafına doluşur oldu. Kısa sürede çalgıcıların çevresi kocaman bir yarım daireye döndü. Esnaf takımı dahi dükkânlarını bırakıp gelmişti. Sazendeler de önlerinde şakımakta olan bu şahane sesten kuvvet aldıklarından mıdır nedir sanki daha bir şevkle, daha bir güzel çalmaya başladılar. Artık fevkalade bir ahenk, kusursuz bir musiki burada hüküm sürüyordu.

       Ahalinin kulakları zevkin doruklarındaydı ki hanende birden “Hık!” diye bir ses çıkardı.  Adeta boğazına kılçık takılmış bir adam gibi acayip hırıltılarla sağa sola rastgele adımlar atan adam şaşkınlıkla izlendi. Sazendelerin de bu tuhaf aksaklıktan dolayı elleri ayağına dolaşmış olacak ki bir nefeste çalmayı bıraktılar. İnsanlar filhakika bir büyünün etkisinden yeni çıkmış gibi daha başka bir merakla çalgıcılara bakmaya başlamıştı şimdi. İlk dikkatlerini çeken hanendenin topal olmasıydı.  Hâlâ sanki birazdan ruhunu teslim edecekmişçesine pütürlü ve iğrenç geniz sesleriyle dolanan bu adamın mutlak bir bacağı diğerinden daha kısa olacaktı ki böyle biçimsiz adımlıyordu. Biraz önce ağzına hayranlıkla bakan grup teganni ederken attığı adımlara bakmadığından bunu fark edememişti. Ahali hanendeyi rezilliği ile yalnız bırakıp gözlerini merakla sazendelere yönelttiğinde ise çok daha fazla şaşırmıştı. Üç sazendenin üçü de kördü. İp gibi sıraya dizilmeleri de büyük ihtimal arada birbirlerine çarpmak suretiyle yerlerini tespit etsinler, musiki sarhoşluğuyla farklı yönlere kapılıp gitmesinler diyeydi. Bütün sokak gerçekten büyük bir şok tesiriyle susmuştu. Hiç kimsenin az önce çalınan harika ezgileri bu dilenci kılıklı noksan güruhun çıkardığına inanası gelmiyordu. Bu resmen musikiye hakaret olurdu.

       Sokağın suskunluğunu patlattığı bir kahkaha ile kuyumcu bozdu. Bu öyle yoğun ve yüksek perdeden bir kahkahaydı ki başladığında kuyumcuya yakın duran birkaç kişi korkuyla olduğu yerde sıçradı. Herkesin anlamsız bakışları altında kuyumcu doyasıya gülüyordu şimdi. Bu doyasıya gülmenin doyma kısmı da merakla beklendi, fakat beklenilen bir türlü gelmemişti. Dakikalar geçmesine rağmen kuyumcu hala aynı şevkle gülmeye devam ediyordu. Kimse bu tufanı nasıl durduracağını bir türlü bulamadan bir saat geçmişti. Bir saatin sonunda ise kuyumcu gürültüyle gülmeye devam ederken birden karnı ortasından yarıldı ve bütün barsakları dışarı taştı. Dolunaya dönmüş gözler, yutulan küçük diller arasında adam oracıkta ölmüştü. Şoku atlatıp kendine gelen bazıları bir süredir kuyumcunun çevresinde olan doktorları kovdu, yerlerine görevliler çağrıldı. Görevliler yaşarken pek zengin olan bu zavallı merhumun önce sokağa saçılmış barsak ve iç organlarını topladılar, sonra da topladıklarını cesedin üstüne koyup mahallenin imamının yolunu tuttular.

       Ceset giderken ona yakından bakan bir iki kişi acizin üstündeki iç organların hala kıpır kıpır oynadığını söylüyordu.

*******

       Manav Nizam Bey sabah vuku bulan bütün bu olayları kuyumcunun karşısındaki dükkânından izlemişti.  Öğle ezanı okunduktan bir müddet sonra önceden sardığı tütününü kapı önünde yakıp düşünmeye başladı. Yeni padişah vergileri ve yasakları arttırdıkça reaya daha da deliriyor, daha da kötü vaziyetlere düşüyordu. Misal kuyumcu eskiden parmakla gösterilen zenginlerdendi. Devir değişince ise kaybettikleri akıl sağlığını sıkıntıya sokmuş, bu sabah da öte tarafa yollamıştı.

       Tüttürürken derin bir nefes verdi, kendi sülalesinin vaziyeti de kuyumcudan pek farklı sayılmazdı esasında. Vaktinde babası Ekmel Bey’in dedelerinden kalma bir gedikli meyhanesi vardı. Bu meyhanede onlar için çok değerli olan bir aile geleneğini gerçekleştiriyorlardı. Babasının anlattığına göre Sultan İbrahim döneminde altın çağına ulaşan bu geleneği yaşatmaya çalışan en önemli aile kendileriydi. Hatta ne geleneği, başlı başına bir sanattı bu. Babası, atalarının sahip olduğu gedikli meyhanelere Mazlum Şah, Küçük Afet, Şeker Şah gibi nice sanatçının yolunun düştüğünü yemin billahlarla söylüyordu.

       Sonrasında ise yeni padişahın irade-i senniyeleri ile hem çoğu gedikli meyhane kapatıldı hem de bu sanat yasaklandı. Gedikli meyhaneler kapanınca alem geceleri Dersaadet’in dört bir yanında kaçak olarak var olan koltuk meyhanelerine taşındı. Bu koltuk meyhaneleri çoğunlukla bazı esnaf dükkânlarının kullanılmayan odalarında gece yarıları kurulan küçük sofralarla var oluyordu. Manav Nizam Bey’in de soranlara “depodur” dediği bir bodrum katı vardı ve burayı tabi ki de atalarının geleneğini devam ettirmek için bir koltuk meyhanesi şeklinde kullanıyordu. Sanatçı bulmak ise zordu, yasaktan sonra sanatçıların çoğu Anadolu’ya kaçarak dağıldığı için güzel bir taze bulmak için bazen günlerce aramak gerekiyordu.

       Ancak bu akşam sorunsuzdu, günler öncesinden bir taze ayarlanmış, içkiler hazır edilmişti. Kalfa çocuk akşama doğru bodrumun geniş odasını temizleyip eğlenceye katılacak olan beylere de gizliden haber uçurdu mu her şey tamamlanmış oluyordu. Sadece erketeci velet hasta olduğu için kalfanın bugünkü aleme katılmadan o görevi üstlenmesi gerekiyordu, imdi kalfa meşgul olduğu için de gösteri ortasında paraları kendisinin toplaması uygun olacaktı tabi. Nizam Bey gökyüzüne baktı, hava bugün evvel günlere göre biraz daha kapalıydı. Olur da yağmur yağarsa konukların ıslanmadan gelmesi çok daha iyi olurdu.

*********

       Nalıncı Osman hava iyice kararınca dükkânını kapattı.  Hafiften çiseleyen yağmurun altında sokakları bir bir geçti ve en sonunda manavın önüne gelince durdu. Kapalı kapıyı usulca açtı. İçeride onu kalfa karşılamıştı. Kalfa gelen konuklarla çoktan konuşmadan anlaşmayı söktüğü için usulca tezgâhın arkasından çıktı, dükkânın arka tarafına doğru yürümeye başladı. Nalıncı da onu izliyordu, beraber bodrumum basamaklarından indiler. Nalıncı aşağı indiğinde henüz pek az kişinin gelmiş olduğunu fark etti. Turşucu Kambur Süleyman ile Tamburi Mesut Bey sabah olan tuhaf olayı tartışıyorlardı. Köşedeyse tanımadığı muşmula suratlı bir ihtiyar oturuyordu. Nalıncı hemen tartışan beylerin yanına kuruldu ve sabahki olay ile ilgili aklındaki ilginç teorileri onlara anlatmaya başladı. Fikirleri beylerce saçma bulunduğu için kıyasıya eleştirildi, o ise buna kızmış olacak ki daha önce dediklerini daha da bir hararetle savunmaya başladı ve hepsi beraber uzun bir münakaşanın içine düştüler.

       Bu münakaşaya o kadar dalmışlardı ki hiçbiri zaman geçtikçe bodrumun yavaş yavaş kalabalıklaştığını, gürültünün arttığını ve içkinin boğazlardan yuvarlanmaya başladığını fark etmedi. En son Nizam Bey’in de bodruma girmesinden mütevellit bir sessizlik olunca onlar da kafalarını kaldırıp baktılar. Dükkân sahibi sessizce eline bir kadeh rakı alıp yudumlamaya başladı. Ardından önce odanın köşesine doğru parmağını şaklattı, o tarafa doğru bakan nalıncı ne zaman geldiğini görmediği bir sazendenin tabure üstünde oturduğunu gördü. Adamın şaklatmasıyla sazende elindeki sazı çalmaya hazırlandı. Sonra da kalfasına eliyle bir hareket yaptı Nizam Bey, kalfa da el hareketini anladığını başını sallayarak gösterdi ve ence geniş odanın darlaşan yerinde duran bir kapıya doğru yürüdü. Kapının önüne gelince üç kez sertçe vurdu tahtaya.

*********

       Açılan kapıdan içeriye bütün ihtişamıyla bir köçek girdi. İşveyle elindeki zilleri tıngırdatınca sazende de hemen köçekleme çalmaya başladı. Bu 16-17 yaşlarında olan delikanlının doğrusu enfes bir yüzü vardı. Etrafındaki beylere gözlerini süzerek bakıyor, oynarken al dudaklarını hafice bükmeyi ihmal etmiyordu. Uzun ve parlak saçları, iki tarafına düşen uçları kıvrılmış kâkülleri ile şehvet uyandırıyordu. Dans ederken yumuşacık kiraz yanaklarından akmaya başlayan küçük ter tanecikleri önce zümrüt bir gerdanlık sayesinde ışıl ışıl parlayan o pamuk boynundan geçiyor, ardından yılanları aratmayacak şekilde bir o yana bir bu yana kıvıl kıvıl kıvrılan, gözleri esnekliği ile büyüleyen incecik beline uğruyor, bu yolculuğu ise musiki hızlı bir ritme geçtikçe aynı hızla onu kovalayan, yeni doğmuş bir bebeğinkine benzeyen ısırılası kıpkırmızı topuklarında, dolma gibi uzun ince parmaklarında ve derisi koyun sırtlarının yumuşaklığına ve sıcaklığına değişilmeyecek ayacıklarında bitiyordu. Bir afetti. İşlediği bir günah sonucu cennetten kovulmuş bir melek olmalıydı.

       Meyhane ahalisi de köçeğin bu güzelliğinin farkındaydı elbet. Kalfa erketeye dönmeyi unutmuştu, o da şimdi çevredeki herkes gibi kocaman gözlerle bu oğlanın ihtirasla kıvırdığı vücudunun her yerine bakıyor, erkekliğinin canlanıp ağzının salyalanmasına engel olamıyordu. Bu koltuk meyhanesinin cemaati uzun süredir birbirini tanır ve her birinin ne kadar köçeklere düşkün olduğunu bilirdi. Fakat bu oğlan bütün ezberlerini darmaduman etmişti. Çok rahatlıkla buraya daha önce gelen hiçbir köçeğin belindeki kemerin böylesine gümüşi parıldamadığı, alnına çektiği çivit sıranın böylesine masmavi ışımadığı söylenebilirdi. Şimdi musikinin sihriyle beraber bütün beyler arzu dolu bir günah denizine kulaklarından girmişti. Köçek ise o denizdeki ağız sulandıran bir balık, göz kamaştıran bir inciydi. İç gıcıklayan bir denizkızı, gökkuşağına götüren bir mercan idi.

       Nizam Bey şüphesiz bu duyguları en yoğun hisseden kişiydi, faslın başından beri neredeyse köçek kadar terlemiş, köçek kadar yüreğini hoplatmış, köçek kadar kanı güm güm atmıştı. Şehvetine ket vurmak için -onca – yıllardır direniyordu, direniyordu fakat buna mukabil olamadı. Herkesin köçeğin efsunuyla mest olduğu bir anda ayağa fırladı. Şimşek hızıyla köçeğin belinden kavradı ve tutkuyla al dudaklarına kendi ağzını yapıştırdı. Bu, sonradan korkunç bir şekilde zıvanadan çıkacak gecenin ilk büyük olayıydı.

       Meyhane ahalisi gerçekten ilahi bir öpüşmeye şahit olmuştu. Hatta denilebilir ki bu öpüşmenin yarattığı ihtiras dalgası ile Dersaadet’in bazı yerlerinde kuşlar kondukları dallardan havalanmışlar, gevşek topraklar sallanmaya başlamış, Ay’ın yeryüzüne vuran parıltısı biraz daha artmıştır. Fakat bütün bunlar Nizam Bey’in yıllarca içinde saklı tuttuğu arzusunu dindirmemiş olsa gerek ki hayatındaki en yanlış kararı o an oracıkta verdi. Dudaklarını köçeğin dudaklarından anlık olarak ayıran adam, adeta bir mecnun gibi davranarak ağzını açtı ve o ana kadar neler yaşadığını bile anlayamamış olan oğlanın dudağının kenarında bulunan iri et benini sertçe ısırdı.

       Oğlan tüm gücüyle “Aaah” çekip feryat etti.

       Bu vaveyla o kadar kuvvetli, o kadar kuvvetliydi ki bütün beyler hemen kulaklarını kapadı. Ses dükkânın duvarlarını aşmış, tüm şiddetiyle Konstantinopolis gecesine karışmıştı. Şehrin üstünde uğuldayan rüzgâr aniden durdu, yağmur bıçak dokunmuş gibi aniden kesildi, gökyüzündeki kara bulutlar haber almışçasına tek bir yere toplanmış gidiyordu. Şehrin bütün köpekleri havlamaya başladı, Ay bezelyeden bilyeye dönmüş gibiydi, gece şimdi cehennemi andırıyordu.

Feryadını durduramayan köçek de Nizam Bey’den mecnunluk kapmıştı. Zaten gecenin başından beri uslu durmayan adamın erkekliğini birden tuttu ve tüm gücüyle sıktı.

**************

       Kuyumcu birden uyandı. Kendi dükkânı önünde uzanmış, sırıtarak yatıyordu. Doğruldu, karnında bir boşluk hissettiği için orasına baktı, gerçekten da yarılmış karnı içinden dışarı taşan bir barsak parçası dışında bomboş duruyordu. Barsak parçasını gözüyle takip etti, o da yol boyunca serilmiş bir yere doğru gidiyor gibiydi. Merakla emekleyerek içinden taşan barsağı izledi, sokağın karşısına geçti ve bir dükkânın önünde ucunu buldu. Kafasını kaldırıp baktı, bu manavın dükkânıydı.

       O sırada “Aah” şeklinde çok kuvvetli bir feryat duydu. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken arkasını dönünce sırıtan suratının ifadesi tamamen silindi. Birkaç metre arkasında kara bulutlar arkası gözükmeyen bir daire oluşturacak biçimde toplanmış dönüyorlardı. “Aah” feryadının yankısıyla dairenin üzerinde şimşekler cızırdamaya başladı.

       Kuyumcu daha ne olduğunu anlamamıştı ki ilkinden daha tok, daha gür bir “Aaaah” feryadı bütün şehrin çevresini sardı. Bu ikinci feryatla kara bulutların üstündeki şimşek cızırtıları çıldırdı. Gece birden bembeyaz olmuştu.

       Gecenin beyazlığı ortasında kara bulutların arasından birkaç ruh sıra sıra çıkmaya başladı. Kuyumcu hayretle ağzını kocaman açtı, bunlar bu tarihe kadar bütün aşk hikayelerinde duyduğu aşıkların kendileriydi işte. Ferhat ile Şirin, Romeo ile Juliet, Paris ile Helen ve daha niceleri akın akın bulutların arasından çıkıyordu. İkinci feryat kesilince bulut gözden kayboldu, ruhların hepsi dışarı çıkmıştı. Ortalık tam sessizliğe kavuşunca ruhlar birden “ Ba’sü ba’de’l-mevt” diye nida ettiler. Kuyumcu dehşetle yere kapaklandı, ruhlar şimdi koşarak üzerinden geçiyor, doğru manav dükkânına giriyorlardı.

**************

       Merdivenler aniden onlarca ayak ile doldu. Başta yeni kurulmuş polis teşkilatının görevlileri, arkalarda da halkın bazı öfkeli namus bekçileri olmak üzere bir grup dükkânın bodrumuna indi. Karşılaştıkları, bekledikleri rezaletten bile daha büyüktü. Bu apaçık oğlancılıktı, terbiyesizlikti. Cehennemin en dibine layık ahlaksızları burada suçüstü yakalamışlardı. Yeni gelen grup nefretle meyhane düşkünlerini kınarken aralarından iki kardeş çabuk davrandı. Yetkiyi şeriattan aldıklarını düşünerekten ceplerinde sakladıkları bıçakları çıkardılar ve hala tutuşmakta olan köçek ve manavı delik deşik ettiler. Algıladıkları son his acıyla karışık şehvet olan bu bedenler, yere düştüler kanlar içinde.

       Böylece İstanbul’un muhtelif tuhaflıklarla başlayan bir günü de aynı gariplikle diyetini ödeyerek son buldu. Muhtemel her ruh ait olmak istediği yere doğru yol aldığından sayfaların son satırından mesudiyet taşıyordu.

 

“Kusur benim imzamdır.”

               Neyzen İbrahim Dede

 

*Arzuları kısıtlayanlar kendi arzuları kısıtlanabilecek kadar zayıf olduğundan yaparlar bunu.

Please follow and like us:
Alperen Yavaş

Alperen Yavaş

İyi günler genç beyler ve bayanlar, size kendimi tanıtmam gerekirse 99 doğumlu, edebiyatla ilgili ve çevresindeki çoğu şeyi anlamlandırmaya çalışan bir beşerim. MDF adlı güzellik benim okurluktan yazarlığa geçişimdeki ilk ciddi basamak oldu. Sonradan gittikçe büyüyen ve internet sitesine de kavuşan bu fanzin benim kendimi anlatmamı sağlayan en güzel yer.aslına bakarsanız genele dair düşünebileceğim yaşlara geldiğimden beri kafamda sürekli bir çark dönüyor ve bu enerjiyi de diğer insanlara aktarmak istiyorum. Son olarak burası inanıyorum ki burada benim kendimce uydurduğum “tanıtıcı kelimeler”e hiç muhtaç bırakmayacak, kendi karakterimi üstüne işleyebildiğim yazılara ev sahipliği yapacaktır. Eh, o zaman da gelip “lan bu da ne saçma biyografiymiş haa”dersiniz olur mu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir