Bir Kilo Domates, İki Kilo Salatalık

Aslında bu kadar zor olmamalı. Kırmızı kazağın altına siyah etek geçirmek. Ya da olmayacak bir şeyin üzerini sırf olabilmesi için fosforlu kalemle karalamak.

Zor olan çok şey var: geğirmek, aldatmak, saç örmek… Ama ağlamak değil. Ağlamak zor bir şey değil. Bunu savunan, benim göz bebeklerime uğrayan ve bağlama çalan bütün insanlar her ne kadar parmak uçlarının soru kitapçığı olsalar da yalan söylüyorlar.

Parmak ucu olmak önemli şey. Hayır, terlik ya da sivri burun değil. Hayır, ayakkabılar Laz ya da Rum değil. Olsa ne yazar gerçi. Bağlamanın telleri ses teli değil ya. Konuşana da çalar. Konuşamayana da. Azıcık gönül olsun biraz da yürek ısınsın yeter. Beynin kıvrımlarının kanallarından kime ne. DNA da bulanda kalsın. Peçeteler kandan ıslamasın yeter. (Şiir gibi sözler. Tuhaf tuhaf şeyler oluyor.)

İşin özü bağlamacılar (Satanlar değil. Çalanlar.) yalan söylüyor. Ağlamak zor bir şey değil. Gözümün içine su damlatmadığım halde. Gerçi küçükken zordu. Ama o zaman da gözlerimin altına damlatırdım. Ablamla beraber ağlama numarası yapardık. Eğer oyunda en yakın arkadaşınız saçlarını bağlarken tokasını kaybettiği için kalp krizi geçirip ölürse ağlamak zorunludur.

Ama böyle bir durumda değil. Mandalina yemek belki. Ama ne olur söyleyin neden bir grup bağlama çalabilen insan, sırf bir adet soğana bakabilmek için bir manavın önünde bağlama çalar ki? Neden? Tamam kabul, filozofum. Ama benim de ellerim soğukta çatlıyor ve onlar neden böyle bir şeyler yapıyor? Çünkü… En iyisi anlatmak…

Dün manava gittim. (Hayır, filozof olduğum için değil. Ya söyler misiniz kim filozof olduğu için manava gider?)  Bir şeyler almak için. Domates, salatalık falan. Gittim manavın önüne. Manav gözlerimin içine baktı. Yani ben öyle sandım. Belki burun deliklerime de bakmış olabilir. Ama iletmek istediği tek bir mesaj vardı: Ne istiyorsun?

Ölüm, yalnızlık ve kan… Hadi gidip cinayet işleyelim. (Birini öldürmek gerçekten isterdim.)

Hayır, tabii ki bunlar işin şakası. Böyle şeyler demedim. Aslında doğrusu diyemedim. Çünkü bir adam geldi yanıma. Yanı başıma. Elinde bağlamayla. Kıyafetlerini anlatmayacağım. Siz kurun. Ama iyi niyetli gibiydi. Yani içim kulaklarıma öyle söyledi. Sonra “Neden küpe yok bu kulaklarda?” diye çığlık attı. Şaka şaka, yapmadı öyle şeyler. O kadar kokona değil.

Sadece geldi yanıma. Arkasından onun gibi birkaç tane adam daha. Bir şeyler çaldılar. Oynak bir şeyler. Ben portakalların ya da kırmızı montlu dağcıların bu kadar oynak olmalarına şaşırdım.

Ama onlar devam etti. Hep beraber çaldılar, söylediler.

“Müzik, utangaç bakışlı bir dar pantolondur. Ve bu kadar tuhaf olduğu için herkese susma emri verir.” demiş bir Filozof. (Hem de fosforlu kalemlere zaafı olan bir kâğıt toplayıcısı misali. Biliyorum çok saçma.) Doğru demiş. Hepimiz sustuk çünkü. Şarkı bitene kadar.

Sonra bitiverdi şarkı. Açıklama nerede diye baktım manavın suratına. Ama o alışmış mesleğine. Dört yüz dörde âşık olmuş. Hala Ne istiyorsun? Bakışı. bir gram bile değişiklik yok.

O sormayınca ben soruverdim adamlardan birine:

“Neler oluyor?”

“Hayatta mı?”

“Hayır. Ya da evet. Kısacası şu an burada.”

“O zaman hayatta.”

“Bu ne saçma bir soru. Anlayamıyorum.”

“Tamam, ben de rüyamda evleneceğim kızı görmedim.”

“Ne?”

“Ağlamak zor.”

“Anlamıyorum diyorum.”

“Doğru. Çünkü manavın cevap vermesi gerekiyor.”

“O zaman neden susuyor?”

“Dördüz dörde aşık olmuş.”

“Ne oluyor allah aşkına?”

“Cevap vermeyi düşüyor musun manav?” ve manav nihayet bana bir şeyler anlatmaya başladı:

“Bak kardeşim, ben bu adamlarım ağlamasını sağlıyorum. Onlar da bana bağlama çalıyorlar. Onlar söylüyorlar ben de onların önüne soğan koyup ağlamalarını sağlıyorum.”

“Neden?”

“Çünkü bağlamayı seviyorum. Bağlamanın çıkardığı müziği de.”

“Peki onlar?” dedim ve benim içimi kandıran adam başladı konuşmaya:

“Bebeklerin fotoğrafları çekebilmek için.”

“Nasıl yani?”

“Şimdi bebeklerin fotoğraflarını çekebilmek için daha özel bir kameraya ihtiyacımız var ve bu kamerayı kullanabilmek için özel gözlüklere. E gözlükler pahalı. Ağlamak da bu gözlükleri kullanmakla eş değer. Hal böyle olunca ve malum soğanın fiyatı bizi bunu yaptırmaya mecbur kıldı.”

“Ne? İnanmıyorum.”

“İnanma zaten. Yalan söyledim. Biz gönlümüzün estiği yerde gönlümüzün estiği kişilere gönlümüzün istediği parçayı çalıyoruz. Bir nevi sokak şarkıcılarıyız. Ama para için değil. Kulak vergisinin herkes için gerekli olduğunu düşündüğümüzden. E bu manav bizi tanıyor. Senin de tanıdığı zannetti herhalde. Gerçi biz de öyle zannettik. Hatta bizimle maytap geçiyorsun sandım ben. O yüzden alay ettim senle. Bizi buralarda herkes tanır çünkü.”

“Anladım.” dedim ve manava dönüp:

“Bir kilo domates iki kilo salatalık.”

Please follow and like us:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir