Bir Âdet Kabının Varoluşsal Değeri

Bir evin içindeydi. Geceleri yatmadan önce kaşlarının ortasını alırken de oradaydı. Sabahları yatağında neden güneş diye bir hayat kaynağı olduğunu merak ederken de…

Ama o eve ait değildi ve sırf o ev yüzünden ruh hali genellikle trans bir kadının sahip olduğu bütün âdet kaplarıyla eşit tutulabilirdi. Yani görünürde evet, gerekliydi ama gerçekte bir anlamı yoktu veya vardı ama gerçek değildi.

Sahip olduğu üç şeyden beşi ya kitaplarda yazılıydı ya da üç şeyden beşinin mümkün olamayacağının farkında oldukları için yoktular.

O kadar az ve yoktu ki birazcık ses çıkarsa bile bütün kaşları atmosferin dünyaya hediye olarak gönderdiği ateş damlaları yüzünden yanabilirdi ki işi gereği kaşları çok önemliydi. Sadece kaşları değil. Aynı zamanda göğüslerinin arasındaki boşluk, bileklerindeki damarların rengi ve hatta tırnaklarının arasındaki kir bile kendisine parayla gelen ve er suyuyla giden erkekler için fazlasıyla önemliydi.

Mesleği mi? E anlayın artık. O kadar ev dedim, adet kabı falan dedim. İşte bu mesleğe aslında o ev yüzünden sahipti ya da o ev sayesinde.

O ev belki Hayko’nun “O Çeşme ”si gibi değildi ama su akıtan muslukları, sararmamış duvarları ve sararmış kadınları da vardı. –Bir ev bir kadına sahip olabilir mi? Bir kadına sahip olamayan varlığa ne denir?-

Fakat yine de o sararmış kadınlar o eve rağmen güzeldiler. En azından onun açısından.

 

***

O, yaklaşık altı aydır o evde kalıyordu ve ne zaman o evin ön tarafındaki balkonuna çıksa bir müşteri geliyordu. Kızlardan birine ya da ona. Fakat o müşteri ne dur durak bilmeyen bir gönüle sahipti ne de sürüklenerek geçen bir ömre.1

Sadece çocukluğunda ya da gençliğinde yaşadığı bazı problemler yüzünden bazı büyük korkulara sahipti.

Mesela yaklaşık dört ay önce canı sırf yoldan geçen arabaların tekerliklerine bakmak istediği için balkona çıktı. O balkona çıktıktan yaklaşık on dakika sonra bir müşteri geldi. Daha doğrusu bir adam. Siyah smokinli ve kırmızı spor ayakkabılı bir adam.

O anda sıra Serpil’deydi. Bu yüzden adamla o ilgilendi. Yaklaşık bir saat sonra işlerini bitirdiler ve adam gitti.

Tabii bu sararmış kadınların yaptıkları en büyük ve en kutsal eylemlerden birisi de eve bir müşteri geldiği zaman, kime gelmiş olursa olsun iş bittikten sonra onun dedikodusunu yapmak. Bu yüzden gelen o müşteriyi de taradılar ve Serpil’in dediğine göre adamla o işi hiç soyunmadan yapmışlar. Çünkü adam hem kendi bedenini hem de başka bedenleri çırılçıplak görmekten korkuyormuş. Tabii bu durum utangaçlıkla da bağdaştırılabilir. Ama öyle bir durumda neden Serpil’in vücudunu görmek istemesin ki? Yani Serpil’in bedeni güzel, hatları kalemle çizilmiş gibi ve vücudu “Beni izlemek ister misin?” demekten çok daha fazlasını soruyor. Ki bunlar bir erkeğin böyle bir eve gelmek istemesindeki en büyük nedenlerden biri değil mi?

Tabii bu olayı, o ve diğerleri anlayamadılar ama sorgulamadılar da çünkü işleri bu değildi. Onun yerine çalışmaya ve para kazanmaya devam ettiler.

Fakat geçen ayın son gününde o, yine balkona çıktı. Bu sefer de sadece balkondaki fayansların üzerine çıplak ayakla basmaktı niyeti. Ve bu niyeti gerçekleştirdikten yaklaşık on dakika sonra kapı çaldı. Bir müşteri geldi. Yine bir adam ve yine üzerinde siyah smokin, ayaklarında ise kırmızı spor ayakkabı vardı.  Ama adam aynı adam değildi. Sanki önceki adamın bedenini elektrikli süpürge yardımıyla çekmişler ve bu adam da o adamın yerine konulmuştu.

Bu sefer de sıra Kader’deydi. O yüzden adamla o ilgilendi. İşleri bittikten sonra yine toplandılar. Kader’in söylediğine göre adamla sevişirken üzerlerine hiçbir şey örtmemişler. Hatta adam yataktaki çarşafların bile çıkarılmasını istemiş. Nedeni de çarşaf, yorgan, battaniye, örtü vb. şeylerden korkmasıymış. Kader de adamın istediğini yapmış.

Kızların bazıları Kader’in söylediklerine inanmadıkları için adamla seviştikleri odaya gittiler ve gerçekten de yatağın çarşafı falan hep çıkarılmıştı.

Bu olaydan sonra o, yaklaşık bir ay boyunca hiç balkona çıkmadı. Ve bu süreçte, korkuları olan hiçbir müşteri gelmedi. O da bu durumun tamamıyla balkona çıkmasıyla bağlantılı olduğunu anladı. Gerçekten de bu evde kalmaya başladığı günden beri sadece iki defa balkona çıkmıştı ve bunlar olmuştu. Olayların başka türlü bir açıklaması olamazdı.

Bir ay sonra sıranın kendisinde olduğu ve diğerlerinin topluca pikniğe gittiği bir vakit, bu işi gerçekten anlamak için balkona çıktı. Yaklaşık on dakika sonra bir müşteri geldi. Sıra ondaydı. Onun ilgilenmesi gerekiyordu.

İşte o an, birilerinin kendisi için “işte o an”la başlayan bir cümle kurmasını istedi. Ama içeri gidip adama uzaya ilk defa çıkan bir astronot gibi “Hoş geldin.” demesi gerekiyordu. O da öyle yaptı. Sonra adam ona:

-Bana elemanlarınızın olduğu söylenmişti.

-Nasıl?

-Yani tedaviyi onların gerçekleştirdiği sizin de onları eğittiğiniz ama hiçbir hastayla birebir ilgilenmediğiniz söylenmişti.

-Ne?

-Terapist Özge Hanım siz değil misiniz?

-Adım Özge ama ne anlamda terapist?

-Nasıl ne anlamda? İşte korkularımızı yenmemize yardımcı olan terapist Özge Hanım.

-Yani, ben sadece tek bir korkunun yenilmesini sağlayabiliyorum. Ayrıca bu kılıkla bu kıyafetlerle sizi gerçekten ruhsal anlamda tedavi edebileceğimi mi zannediyorsunuz?

-Bunların hepsi terapi için değil mi zaten?

-Bakın anlamıyorum. En başından anlatsanıza ya da gelin içeride oturalım. Öyle anlatın, dedi ve oturma odasına gittiler.

-Geçen gün internette bir haber gördüm. Haberde benim gibi korkuları olan insanların bu eve gelerek bu korkulardan kurtulabileceği yazıyordu.

-Bu evden bahsettiğine emin misiniz? Yani adresten falan?

-Evet, eminim.

-Ama böyle bir şey mümkün değil. Burada sizin sorunlarınızı çözebilecek türden bir insan yok.

-E o zaman benden önce gelen hastalar nasıl iyileşti?

-Sizden önce gelenler? Siyah smokinli ve kırmızı spor ayakkabılı olanlar mı? Biz onları sadece müşteri zannettik ve ona göre davrandık.

-Bakın internette tedaviye gelen hastaların öyle giyinmesi gerektiği yazıyordu.

-Bu internet olayını merak ettim. Nasıl arattınız Google’dan? Ben de bakacağım.

-“Korkulara Çözüm” diye yazarsanız çıkar, dedi adam.

O da adamın dediğini yapacaktı ki telefonu çaldı. Tanımadığı bir numaraydı ama açtı. Sonra da ayağa kalktı. Telefondaki kişi ona:

-Özge Hanım merhaba. Ben Vefa Kalendemir. Şu an yanınızda siyah smokinli ve kırmızı spor ayakkabılı bir beyefendi var mı?

-Evet.

-Size bir internet haberinden bahsetti mi?

-Evet.

-Habere baktınız mı?

-Hayır ama bakıyordum.

-Bakmamanız iyi olmuş. Çünkü öyle bir haber yok. Şimdi sizden istediğim bir şey var. Lütfen o adamla cinsel ilişkiye girin ve benimle konuştuğunuzu ona belli etmeyin. Size her şeyi açıklayacağız. Sadece şu an bunu yapmanız bir genç kızın mezarında daha rahat yatmasını sağlayabilir. Unutmayın siz de bir kadınsınız ve bu çok önemli bir mesele, dedi ve o da bir süre sessiz kalıp “Tamam.” dedi. Ardından adama döndü.

 

Ne söyleyeceğim diye düşünürken adamın direkt üzerine atlasa ve sevişmeye başlasa nasıl olabilir diye merak etti. Sonra da bunu gerçekleştirmek için vücudunda inanılmaz bir istek belirdi. O da fırsat bu fırsat deyip adamın üzerine atladı.

Adam başlangıçta biraz şaşırsa da sonrasında hiçbir şekilde karşı koymadan ona teslim oldu.

Adamın korkusu ise sevişirken çorapları çıkarmaktı. O da buna dikkat etti. İşleri bittikten sonra adam kıza hiçbir açıklama yapmadan kıyafetlerini giydi ve o evden kaçtı.

 

***

Adam gittikten sonra Özge evde tek başına kalmıştı. Bir şeyler olması gerekiyordu. Bir şeylerin açıklanması.

Tam o sırada kapı çaldı. Ama Özge hala oturma odasındaki koltukların üzerinde çırılçıplak yatıyordu. Hemen kalktı ve kıyafetlerini giydi. Ardından kapıya koştu. Kapıyı açtığında karşısında yaşlı, takım elbiseli ve koltuk değnekli bir adamla karşılaştı. Adam ona:

-Merhaba. Az önce telefonla konuştuk. Ben Vefa Kalendemir. Size olanları anlatmak için geldim. İsterseniz dışarda bir yerde oturalım öyle anlatayım?

-Olur, dedi ve binanın karşısındaki parkta oturdular. Sonra da Vefa Kalendemir anlatmaya başladı:

-Bundan yaklaşık otuz dokuz yıl önceydi. Karım Sevgi’yle beraber uçağa binip Antalya’ya gidecektik ama gidemedik. Gideceğimiz akşam Sevgi evimizde ölü bulundu. Birisi onu öldürmüştü hem de tecavüz ettikten sonra. Fakat devlet ve bu işten yükümlü avukatlar, hâkimler ve savcılar bunun böyle olmadığını, Sevgi’nin intihar ettiğini söylediler bize. Ama otopsi raporuna göre sevginin üzerinde er suyu vardı. Bunu da reddedip öyle bir şey olmadığını söylemeye başladılar.

O günden beri tecavüze uğrayan ve ölen bütün kadınlara yardım etmek için dünyaya ve aklıma söz verdim, özellikle bir devlet görevlisi yüzünden ölen kadınlara. Çünkü onların katilleri hiçbir zaman bulunamayacaktı. Hiçbir zaman ceza çekmeyecekti. Ben de kendi başıma bir şeyler yapmaya karar verdim. Gazetelerde ve televizyonlarda çıkan haberlerden takip ettiğim adamları araştırmaya başladım.

İçlerinden basit korkuları olanları buldum. Onlar için bir internet haberi uydurdum ve bu haberi sadece onların görmesini sağlayacak şekilde düzenledim. Sonra bu korkulardan kurtulmaları için sizlerle beraber olmaları gerektiğine dair bilgilendirmeler yazdım. Hatta inansınlar diye birkaç tane yalandan insan bulup onların sizin yanınıza gelerek tedavi olduğuna dair videolar çektim ve bunu haber sitesine yükledim. Haber sitesine kendi telefon numaramı da ekledim. Böylece size başvurmak için beni kullanıyorlardı.

Yapmaya çalıştığım şey sizler o adamlarla beraber olduktan sonra sizlerin de isteğiyle vajinanızda ve iç çamaşırlarınızda kalan er suyu damlacıklarını almak. Sonra da bu damlacıkları o öldürdükleri kızların üzerindeki er suyuyla karşılaştırmak ve bunu ispat etmek. Çünkü devlet, eğer söz konusu olan bir devlet adamıysa kesinlikle böyle bir girişimde bulunmuyor. Otopsiyi geçtim sorguya bile alınmıyorlar. Ayrıca ben adli tıp doktoruyum. Yani o raporlara ulaşmam çok zor olmuyor.

O yüzden evinize gelen adamların hangi kızla beraber olduğunu bilmem gerekiyordu. Onları takip etmem gerekiyordu. Ben de adamlarla beraber binaya gelip kapı kapanmadan onların hangi kızla beraber bir odaya gittiğini izleyecektim. Sonrasında da o kızla bir şekilde iletişime geçip bana yardım etmesini isteyecektim. Ama bir sıkıntı vardı: Bina bekçiniz. Fakat onun da bir zaafını keşfettim.

O sanırım size âşıktı. Çünkü siz ne zaman balkona çıksanız binanın kapısının önünde durur sizi izlerdi ben de fırsat bu fırsat deyip hem müşteriyi gönderir hem de binaya girip onları izlerdim.

Her gün buraya gelip, saatlerce bekledim. Sırf siz balkona çıkın diye. Aynı zamanda yanımda o psikopatlarla beraber. Siz balkona çıktığınız anda onları içeri gönderip ben de gizlice takip ediyordum. Ha bu arada söylemeyi unuttum siyah smokin ve kırmızı spor ayakkabı sadece o psikopatları ayırt etmek içindi. Çünkü ev kalabalık olabilirdi ve her ne kadar yüzlerini görsem de arkalarından onları tanıyamıyordum. Anlayacağınız her şey böyle oldu.

-Peki devletin sizin yayınlayacağınız otopsi sonuçlarına inanacağını nereden biliyorsunuz? Ki bu adamlar sahip oldukları ruhsal sorunlarını önemseselerdi gidip kadınlara tecavüz etmezlerdi ve neden daha önce bana ya da diğerlerine bütün bunları söylemediniz? Belki yardım ederdik. Sonra telefon numaram… Onu nerden buldunuz? Kaldı ki binaya, bizim yaşadığımız ev yüzünden her türlü insan girip çıkar. Bekçinin böyle bir şeye dikkat ettiğini zannetmiyorum.

“İşte sırf bu yüzden, nice senelere!” dedi. Sonra sararmış kadınlar, uzattıkları saçlarıyla köklerinden bağlı oldukları o binadan çıktılar. Hem de ellerinde pastayla. Hatta bazıları alkışladı, çığlık attı ya da amuda kalktı falan filan.

İşte o an bir değeri olduğunu ve değerinin sadece, doğum gününün üzerinden on iki ay geçmesiyle kendini belirgin bir şekilde hissettirdiğini anladı. Son olarak NİCE SENELERE!

 

1 Hayko Cepki’nin “Görmüyorsun” adlı şarkısından alıntı. Ya da Hayko Cepki’nin “Görmüyorsun” adlı şarkısına gönderme. Tam bilmiyorum.

 

 

Please follow and like us:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir