Arayış

“Rayların üzerinden gökyüzüne bakıyorum: havada hiç bulut yok. Tenha sokaklara bakarken buradan daha önce geçtiğimi anımsadım. Bunu durakta saatin gelmesini beklerken gazete okuyan genç adamı gördüğümde anlıyorum. O adam da tramvaya bindiğinde yokuş aşağı hızla ilerliyoruz. Öbür yolcular başlarını camdan uzatmış, yüzlerini döven rüzgâra gülümseyip deniz kokusunu içlerine çekiyorlar. Ben de onlara katılıp yanlarından hızla geçip gittiğim veya onların hızla arkamda kaldığı büyük yapraklı ağaçlara ve önümdeki maviliğe bakıyorum. Bu tramvay benzerlerinin aksine oldukça süratli gidiyor. Raylar çatallandığında sola kıvrılıp sola kıvrılıp yolumuza devam ediyoruz. Deniz gözden kaybolduğunda son durağa geliyoruz ve tüm yolcular aşağı iniyor. En sona ben kalmışken ve tam inecekken gazetesini koltuğunun altına kıstıran genç adam camdan dışarı bakarak “Uzaktakini ara, en uzaktakini diyor.”

***

Rüyada bir beşik, bir tabut, bir at veya bir balık görmek gerçek hayatta yaşanacak pek çok şeye işaret edebilir. Benim rüyalarım da işaretçidir. Örneğin yakın bir arkadaşımla kavga etmeden önceki gece rüyamda o kavgayı bir uçaktan paraşütle atlarken, bulutların arasında ettiğimizi görmüştüm. Bir diğeri ise eşimle boşanma davamızın mahkemede sonuçlanmasından iki gece önceydi. Mahkeme durgun bir gölette gerçekleşiyordu. Eşim ve ben karşı karşıyaydık; hâkim bir kurbağa, savcı solucan, avukatlarımız ise küçük cümbüş sinekleriydiler. Çoğu zaman böyle rüyalar gördüğümden internette rüyamın anlamını aratamıyordum.

Yalnızca bu rüya diğerlerinden farklıydı. Burada tek olağandışı unsur tramvayın hızlı gitmesiydi ve bu yolculuğu üçüncü kez tekrarlıyordum. Yolcular ve güzergâh her zaman değişiyor ancak sabit kalanlar gazeteli genç adam ve söyledikleri oluyordu. Yoksa bu bir kâbus muydu? O gece uykumdan uyandığımda anlam taşıyabilecek bir düş gördüğüm için bilgisayarımı açıp aramaya başladım: rüyada tramvaya binmek. Çıkan sonuçlardan gerçekleşmesi en muhtemel olan bir tramvay yolculuğuna çıkacak olmamdı.
Bu rüyanın da çıkması için ertesi sabah işe arabam yerine tramvayla gittim. Tesadüf olur ya, belki o genç adamla karşılaşırdım ve verdiği öğütün anlamını sorardım. Yolumu uzatacak olmasına rağmen tramvaya bindim. Benimle birlikte yüzlerce kişi bindi. Sabahın yedi buçuğunda, aç ağız ve ter kokusunu yoğunca duyarak işe gittim. Yolculuk bitti ve hiçbir şey olmadı tabii… ne o genç adam, ne rüzgar, ne de deniz kokusu.

Akşam eve döndüğümde, kendimle baş başa kaldığımda rüyayı düşündüm. Geçtiğim yolları bilmiyordum, sesini duyduğum tek kişiyi tanımıyordum. Belki o genç adam yerine, beyaz saçlı, beyaz sakallı nur yüzlü bir amca bunları söyleseydi öğüdünü dinlerdim. Yine de uzaktakinin, hatta en uzaktakinin ne olabileceğini düşündüm. Tam benim bulunduğum noktadan dünyaya bir ok atılsa, bu okun çıktığı yer en uzak yer mi olurdu? Tahminimce bu okun delip geçtiği yer adını hatırlamadığım bir okyanusa denk geliyordu. Bu okyanusta batmış bir korsan gemisinin hazinesini aramamı mı öğütlüyordu genç adam? Bu, tek başıma üstesinden gelebileceğim bir görev değildi. O adam da bana yardım etmeliydi.

***

Çalışma masamda uyuyakaldığımda bu sefer bir çölde yolculuk yapıyordum. Tramvayda yalnızdım, pencere kapalıydı ve klima içeride püfür püfür estiriyordu. Bir önceki kadar olmasa da hızlı gidiyorduk, dışarıdaki kum tepelerini, tek tük kaktüsleri, çöl farelerinin yuvalarını görüyordum. Acaba bu hangi çöldü? Makiniste ulaşıp bunu sormak için vagon değiştirmem gerekiyordu. Derken tramvay yavaşladı ve peronda bekleyen adamı gördüm. Aynı vagona binip karşıma oturdu, bacak bacak üstüne atıp gazetesini okumaya devam etti. Bir süre ona baktıktan sonra tepkisini görmek için gazetesine vurup koşmaya başladım. O ise arkamdan sakince sesleniyordu: Uzaktakini ara, en uzaktakini.

***

Biraz canım sıkılmaya başlamıştı. Üst üste aynı şeyleri görmek sadece beni yoruyordu. Ancak bu düş gecelerce devam etti. Tramvay işlek bir caddenin ortasından, uzun bir köprünün üzerinden, karlı bir ovadan, uçsuz bir tünelden geçmeye devam etti. Durduğu her durakta aynı kişiyi aldı ve o kişi bana hep aynı şeyleri söyledi. Bu rüya yüzünden tırlatmadan önce bir arkadaşıma anlatmaya karar verdim. Oturup hepsini sıkılmadan dinledikten sonra “Ya bir hocaya yorumlat ya da bir terapiste görün” dedi. İkisini de yapmadım. Geceleri iyice örtünmem rüyaların son bulması için yeterli olacaktı belki de.

***

En son iki gece önce gördüğüm, 16. rüyadan sonra kendimi bir yere çektim. Artık rayların üzerinde akla gelebilecek her yerde gezmiştim. Ünlü kulelerin önünden, dünyadaki bütün boğazlardan, yüksek dağlardan, engin ovalardan, dar sokaklardan… En son gördüğüm aralarında en farklı olandı. Apartmanımın kapısından çıkıp durağa yönelmiştim. Saat onu yirmi geçiyordu, tramvayın gelmesine on dakika vardı. Durakta bir tek ben bekliyordum ve yanımda unutulmuş olan gazeteyi fark ettim. Tarihi 12 Ocak 1981’di. Bundan 39 yıl öncesinin gazetesi yanımda unutulmuştu, peki bu sabah mı, yoksa bundan 39 yıl önceki sabah mı? Gazeteyi elime alıp sayfaları karıştırdım, siyah beyaz resimlere baktım. Meclisten geçen bir yasa önerisi haberini okurken tramvay geldi. Bindiğimde içinde oturan tek yolcuyu gördüm. Karşısına geçip oturduğumda genç adam bana hiçbir şey söylemeden gülümsedi. Ben de gülümsedim, onu tanımıştım. O genç adam annemin düğününde fotoğraf çekildiği ve benim yıllardır uzaklarda aradığım babamdı.

Please follow and like us:
Sevinç İrem Balcı

Sevinç İrem Balcı

Aralık 1998’de İzmir'de doğdum. Beş yaşında okumaya, yedi yaşında yazmaya heves ettim. Öykü yazma eylemini zaman zaman terk etsem de hayatımın bir köşesinde her zaman bulundu. 2017 senesinin son aylarında güzel bir tesadüfle MDF ile tanıştım ve şimdi de edebiyatla aramızdaki macerayı Mevzular Derin okurlarıyla paylaşmaktan büyük bir kıvanç ve heyecan duymaktayım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir