araf

 

 

isim, özel, (a:ra:f), Arapça aʿrāf

İslam inancına göre cennet ile cehenne.m arasında bir yer

 

Sanki o koridor ve kırmızı kalem aklıma geldikçe

 yaşananlardan çok koridorun soğukluğunu hatırlıyorum

böyle olacağını ummazdım inanır mısın

dün gece yine babanla rakı tokuşturduğun fotoğrafa baktım

 

Her şeyi kalbime hakketmek, hapsetmek isterdim. İnsanlar renkli bir hayat dilerler diye mi her gece her renk ışığın altında, onlarca adamla, onlarca şişeyle meşk eylerim? Kendimi ikna ettim, sabahları evime dönüp de aynaya bakacak mecalim olduğunda, aynada senin sevdiğin küçük kızı görebiliyorum. Liseli Ayten.  Hayal meyal ama, görebildiğim tek sahici suret o. Masalardaki adamların, beraber çalıştığım arkadaşlarımın siluetleri hep külden sanki, Ahmet. Bazen duyamıyorum ne söylediklerini, duymuş gibi kahkahalar atıyor, yanaşıyorum, kendimden bir şey paylaşmıyorum, paraya sıkışıksam mekândan çıkınca kendimi satıyorum.  Hayli zaman oldu ben buranın temposuna alışalı, varsa yoksa para, burada akan su, dolaşan hava dahi yalan. Yüzümdeki boyalar senin hatırandan bile daha ağır gelirdi en başlarda, ışıklardan gözükmezler diye oturur ağlardım, gebertseler ağlayamam artık.  Peşinden Ankara’ya geldiğime yanarım Ahmet halime değil. Aramızda bir şey var diye bellemiştim kendimce, sanki geceleri uyanan, sabaha kadar içimde büyüyen, sel olan. Ellerimde ve yüzümde. Ateş gibi. Sevgiden. Aramızdaki o şey, hikayemi hangi dünyaya çevirdi dönüp bir bak, bir hissin var, içimde. İki odalı bir ev dallanıp budaklanmış histen, bahçe kapısı var. Sen bana arkandan gelmemi söylüyorsun, Ankara’da iş bulacağını, çocuğa bakabileceğimizi, gri hırkan var üzerinde. Uykundan kalkınca giydiğin gri hırkan, güveniyorum uyku mahmurluğuna. Arkandan geliyorum, kaçıyorum bavulumu kalan mecalimle doldurup.

AŞTİ’den sonrası girdap olmuştu içime. Ne telefonlar açılmıştı ben inatla aradıkça ne de seni sorduğum iş hanları zerre halta yaramıştı. Bir nebze yüreğim hafiflesin diye belki Ankara’dasındır derim hala. Melahat abla kızar izin günlerimde dalgın görünce beni. Tesadüflerimin en güzeli Melahat abla, beni çukurun içinden alıp çıkaran, ev veren, yavruma bakan, aleme sokan, hem hayatıma karanlık, kirli, mekânın olduğu sokak gibi alkol kokan bir sayfa ekleyen; hem de bana gün yüzü gösteren. Evde Melahat, alemde Sinem, bazı geceler ekstra işe çıktığında Rüya.

Eve dönerken hep sokakları izlerim camdan. Beni sürüklediğin, belki sen rahat rahat kaçıp, uzaklaşıp, kaybolabilesin diye adını kafandan atıverdiğin bu şehirde, midemde zehir gibi alkol, üstümde ufacık elbiselerle, kaldırımlarını, taksilerini, sarhoşlarını, ucuz, pahalı, adamına göre muamele çeken otellerini, anasının gözü konsomatrisleri, yeni yetme konsomatrisleri, rüşvet alanları, rüşvet verenleri, içine kapanık büyüyen, kaderi güzel olasıca kızımı, hayalini, günahını izlerim senin.  Kendimi pazarladıkça – ama en çok da içimi – günahım senin boynuna.  Haberini de almadım ama senmişsin gibi hayal ederim bazen beraber oturduğum adamı. Hayal ederken dahi parmağında bir alyans görürüm hep senin, hayalin bile yakışmaz gözüme. Pavyon senin gibi temiz yüzlü, iyi yalancıya uyar mı, yalanları kadınlar söylemeliyken? Seninle dünyanın aynı ucunda olsak dahi korkmazdım karşılaşmaktan. Hem senin içkide eğlencede işin ne, adı çıkmış semtte. Karının ilmek ilmek ördüğü evde kazandığın güçlü baba kılığı alemde oturacağın şişe, mum dolu masada eğreti durmaz mı?

Belki de görmek istemeyeceğim tek şey olmuşsundur: mutlu. Bir evin, ezberlediğin bir tek kadın vücudu, huzurla içine çekip geri verdiğin bir derin nefesin vardır Ahmet. Belki de leşin çürümüş gitmiştir mezar taşı şaşalı bir çukurda yahut izbe bir sokakta. Beni kül ettin ama parıldarım her gece. Tek gecelik senaryolar oynarım, hem de evli adamlarla, hiç sektirmem. Sana olan hıncımı onlardan alırım. Ben eskisi gibi beyaz olsaydım, ellerinden tutardım ve güneşli yollara çıkardık. Sesini sesime sarardım, bütün hastalıklara deva yaratırdım. Her şeye çare var, sen hariç. Aramızdaki semtler, kavşaklar, pavyonlar, yollar, başka manzaralar, başka odalar ve bu rengarenk parıldayan iş yerim, senin hatıran.

Saat 7.15. Millet işine gidiyor, ben işimden döneceğim. Herkes alıştığı hayatı yaşıyor, ben alıştırdığın hayatı öldüğümde dahi anımsayacağım.

Tekim ve ahımsın, kayboluşunla bezenmek yıllarımı aldı.

 

Please follow and like us:
Sıla Mutlu

Sıla Mutlu

Bana kalırsa bütün bu kalem kağıtla haşır neşir olma sebebim annemle babamın görev yerleri olan o küçük köydü. Sessiz sakin ve çok durgundu, benim genelde olduğum gibi. On iki yaşımdan bu yana elime kalem almadığım bir günü hatırlamamakla birlikte bundan sonra da öyle bir gün olacağını sanmıyorum. Bir şeyleri izlemeyi, uzaktan uzağa sevmeyi, sonra da o sevdiğim şeylere yazılarımda yer vermeyi seviyorum. Gerçekten bağlandığım ve kendimi yakın gördüğüm her insana günlüklerimi okutuyorum. İnsanların benimle konuşmaktan ziyade, beni okurlarsa hakkımdaki her şeyi daha net bir şekilde öğreneceğine inanıyorum. Şunu da eklemeden bitirmek istemiyorum, Tutunamayanlar’daki Günseli karakterini bana benden daha çok benzetiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir