Aptallar

67 model Chevrolet Camaro’nun dört tekerleği üzerinde üç adam. Stalin, Mussolini, Franco. Kırk kilometre hızla sahil şeridi boyunca ilerliyor ve teypte çalan reggae parçasına eşlik ediyoruz. Arka koltukta yalnız olmanın verdiği rahatlıkla bacaklarımı iki yana açmış önümdeki kitabın satırlarını takip ediyorum. Arada bir de sabahın ilk ışıklarıyla temizlenmiş doğanın bekâretini çekiyorum içime. Yolculuğumuzun bir kısmında bize eşlik eden su birikintisi yerini kurak bir iklime bırakıyor. Artık sadece seyrek şekilde yolun iki yanına yerleştirilmiş ağaçlar ve çıplak toprak var. Güneş etkisini giderek artırıyor. Birazdan teypteki parça yerini bir başkasına bırakıyor. Sun is shining, the weather is sweet.

Yolu seyretmekten sıkılan Mussolini koltuğa iyice yerleşti ve konuşmaya başladı.

-Yeryüzündeki tüm tapınak ve genelevleri kundaklamayı düşünüyorum. Bunun için döndüğümüzde yardımınıza ihtiyacım olabilir.

Arabayı kullanan Stalin hafifçe gülümseyerek sağ tarafındaki adama döndü ve sordu.

-Bu ilginç aktivitenin arka planında nasıl bir temel var bize biraz açıklayabilir misiniz?

-İkisi de aynı amaca hizmet ediyor çünkü. Ortak paydaları tatmin. Zavallı insan, ruhunu ve cinsel arzularını bu tip yerlerde tatmin ederek sefil yaşamını biraz daha dayanılabilir kılıyor. Anlık zevklerle mutlu olan hiçbir yaratıktan hoşlanmıyorum. Günde yüzlerce insanın ziyaret ettiği yapılarda ruhunu arındırmakla günde onlarca insanın ziyaret ettiği bedenlerde cinselliğini söndürmek arasında fark göremiyorum.

Bu konu üzerinde üçümüz de bir süre düşünüyor ve sessiz kalıyoruz. Mussolini koltuğunda doğruldu, Stalin’e bir sigara uzattı, arkasını dönmeden bana da bir tane attı.

-Şu çok sevdiğin Amerikalı şairin şiirlerinden bir tane okusana.

Sigaramı yaktıktan sonra ayaklarımın altında duran kitap yığınından Kaddish’i çıkardım, rastgele bir sayfasını açtım ve bağıra bağıra okumaya başladım.

-Vachel, yıldızlar çıktı

Colorado yoluna alacakaranlık çöktü

düzlükte bir araba yavaşça ilerliyor

loş ışıkta radyo cazını bağırıyor

kırık kalpli pazarlamacı bir sigara daha yakıyor

Başka bir şehirde 27 yıl önce

duvarda gölgeni görüyorum

yatağın üzerinde pantolon askılarınla oturuyorsun

gölge el bir Lizol şişesi kaldırıyor başına doğru

karartın yere devriliyor

Arabanın içinde bir alkış yankılandı. Yakıt almak ve ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere önümüze çıkan ilk benzinlikten içeri girdik. Buranın insanlarca pek sık uğranılan bir yer olmadığını anladım. Her şeyin üzerini toz kaplamış. Sadece iki benzin pompası var. Birinin önünde durduk ve arabadan indik. Market benzeri yerin önünde tuval bize doğru dönmüş şekilde zenci bir kadın resim yapıyordu. Ona doğru yaklaştığımızı görünce elindeki fırçayı bırakıp karşımıza dikildi. Sararmış dişlerini bir saniyeliğine bize sergiledi, karşısında duran üç adamı inceledi. Gözünü üzerimizdeki tişörtlerden ayırdıktan sonra sırayla İtalyanca, İspanyolca veRusça olarak bize selam verdi. Stalin arabayı işaret ederek kadından benzin doldurmasını istedi. Kadın yavaş adımlarla arabaya doğru ilerlerken biz de bir şeyler satın almak üzere marketten içeri girdik. Burası üç tarafı raflarla çevrili bir yer. Raflarda bisküviden tıraş köpüğüne, kasetlerden basket topuna her şey var.

Mussolini rafların birinden bulduğu çizgi romanı alıp içerideki tek koltuğa kendini attı. Stalin yiyecek ve içecek almakla meşgul. Müzik kasetlerinin olduğu yere ilerledim. İçlerinde her dil ve türde kaset var. Küçük bir araştırmanın ardından Doors’un L.A. Woman albümünü buldum. Üzerindeki tozları elimle silip Stalin’e attım.

-Reggae’ye biraz ara verelim.

Albüm kapağındaki dört herifi görmek onu da sevindirmiş olmalı. Kaseti aldığı diğer ürünlerin arasına özenle koydu. Biraz hava almak için dışarı çıktım. Kadının biz geldiğimizde çizdiği resmi merak ederek tuvalin başına geçtim. Okuduğum sanat dergilerinden resimdeki Frida Kahlo’yu hemen tanıdım. İşini bitirip gelmekte olan kadına resmin adını sordum.

-My nurse and I.

Kadın bir süre resme bakan bana baktı ve içerideki müşterilerle ilgilenmek üzere yanımdan ayrıldı. Benzinliğin hemen dışındaki şezlong ve şemsiyenin olduğu yere doğru ilerledim. Bir sigara yakıp yıpranmış şezlonga uzandım ve gözlerimi kapattım. Beş dakika sonra bana doğru yaklaşan iki ayak önümde durdu. Testislerimde sert bir şey hissettim. Gözlerimi açtığımda on yaşlarında sarışın dazlak bir erkek çocuğunu ve elindeki pompalı tüfeği fark ettim. Çocuk beklemediğim bir anda tetiğe bastı. Tüfekte mermi yok. Ne olduğunu anlayamadan yanımdan koşarak uzaklaştı. Sanırım bu şakayı aylardır gerçekleştirmeyi planlıyordu. Alışverişimizi tamamlayıp yeniden yola çıktık. Stalin benzinlikten aldığı biralardan birini açtı ilk yudumunu aldı. Bu sefer arabayı ben kullanıyorum

-Bir kasa soğuk bira için tam üç katı para ödemem gerekti.

-Neden?

-Biraları kendi için saklıyormuş ve bir dahakilerin gelmesi bir haftayı bulurmuş. Yine de Türk birasından iyidir. Bizi bir gün idare edebilir

-Sen Türk birası içmiyorsun.

-Evet, ambalajları o kadar kötü ki elime almaya utanıyorum.

-Benim de testislerime on yaşlarında bir çocuk pompalı tüfekle ateş etti.

Mussolini aldığı çizgi romanları incelerken;

-Tüfek dolu olsaydı seni onlarla bırakmak zorunda kalabilirdik. Kadın bir ressama göre fazla gevezeydi. Kocasını geçen yıl akıl hastanesine kapatmışlar ve burayı yalnız başına işletiyormuş. Bana resim yaparken kullandığı tekniklerden, sevdiği müzik gruplarından ve favori içkisinden falan bahsetti. Ve bunları sadece çizgi romanların fiyatını sormamla birlikte anlattı.

Arık günün en sıcak saatlerini yaşıyorduk. Üzerimizdeki Stalin, Mussolini ve Franco tişörtlerinden kurtulmuştuk. Aldığımız Doors kasetini hatırladım ve kasetçalara yerleştirdim. Jim Morrison ile düetim başladı.

 

Fatih Yamantepe

Please follow and like us:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir