Ankara’nın Taşına Bak

Raven-Havanın böyle yumuşak olduğu günlerde bu şehir seni de rahatlatmıyor mu?

Mayın- Bilmem, senin kadar Şehir Edebiyatı yapmayı sevmiyorum.

R- Sadece Şehir Edebiyatı değil ki oğlum, baksana gökyüzüne, ne güzel açık hava. Kızılay şimdi nasıl bulutludur, hiç tat vermez. Gitmeden şöyle bir doya doya baksak fena mı? Şu tam tepemizdeki en parlak olanı görüyon mu? O herhâlde Venüs. Ya da Jüpiter de olabilir, bilmiyom ki. İlayda anlattı o kadar da aklımda kalmamış.

M- İlayda kimdi?

R- Anlattım ya sana, beyaz tenli uzun boylu olan.

M-He tamam. Hayırdır özel yıldız dersi mi aldın ondan?

R- Yav şimdi boşver sen onu, biraz bizimle ilgili konuşalım.

M- Ne konuşcaz?

R- Ben teşekkür edicem sana. Aşti’ye yalnız gitsem canım sıkılırdı kesin. Kulaklık zaten çare olmuyor. Bugünlerde dinlediğim hiçbir müzikten zevk almıyorum nedense.

M- Rica ederim de niye zevk almıyon oğlum, yine sürekli aynı şeyleri dinlemeye mi başladın?

R- Yok be ya, sanki müzik dinlemek beni eskisi kadar heyecanlandırmıyor gibi. Eskiden Last fm vardı hatırlıyon mu? Oradan saatlerce yeni grup, yeni şarkı falan bulmaya çalışırdım. Güzel bir şey bulunca da listeye atıp en az beş on defa dinliyordum arka arkaya. Hatta onu geç oğlum, benim bir listem vardı, sadece müzik klibi taklit edilebilecek şarkıları ekliyordum. Gece yarısına doğru tenha yerlerde yürüyüşe çıkıp açıyordum listeyi, başlıyordum yarı rol kesmeye yarı da dans etmeye. Tabi hayal gücü çok önemli bunu yaparken. Her ne kadar klipteki ana karakterin hareketlerini birebir yapmaya çalışsan da öncelikle klipteki çevreyi ve atmosferi kusursuz hayal etmen gerekiyor. Gözünü kapatıp yürüyeceksin yani, sanki klibin içindeymişsin gibi. Böyle yapa yapa yüzlerce kez oynattım kafamda Bitter Sweet Symphony’ yi, Man of War’ı, The Scientist’i (hele onu yapabilmek için gideceğin tarafa arkanı dönüp geri geri gitmen gerekiyor ki zor oluyor baya)

M- Ee, sonra?

R-Sonrasını bilmiyom ki işte. Şarkıların verebileceği doyuma ulaştım galiba artık sanırım. Belki geçer bir süre sonra.

M- Hiçbir şey dinlemiyon mu yani şimdi?

R-Arada şiir dinletisi falan. Hatta bak sana bir sürpriz hazırladım. Hazır mıyız?

M- Ne sürprizi ?

R-“ Eeezan seesi duuyuulmuyor”

M-Şşş!

R-“Haç dikiilmiş miinbere”

M- Oğlum bağırma lan, İsrail Büyükelçiliği önünde bu mu söylenir?

R- Ya ne olacak sanki lan, vuracaklar mı bizi?

M- Bak otobüs geliyor, binebiliyor muyuz buna?

R- Buradan geçen hepsine bineriz.

M- Az hızlı yürü o zaman hadi.

R- Sen şimdi beğenmedin mi la sürprizi.

M- Çok şaşırmadım, vakti gelmişti.

R- Peki.

*****

 

R- Demiştim işte sana bak, Kızılay’da hava bok gibi.

M- Ben de aksini demedim zaten. Ee, sen şimdi nereye gitcen Aşti’den?

R- Daha karar veremedim. Belki İstanbul, belki İzmir… Antalya’ya bile gidebilirim aslında.

M- Ne için gideceksin ki?

R- Valla geçmişimde dolanmak istiyorum da ne kadar geçmiş, hangi geçmiş ona karar veremedim. Hepsi farklı bir yandan çekiyor beni. Hangisine gidersem gideyim sabahtan akşama kadar yürüyüp bin bir çeşit duyguyla içimi sızlatırım kesin. Düşünsene oğlum, geçen teleferikte fotoğrafımızı buldum seninle. O zamanlar tam zamanlı Antalya yolcusuydum. Çok fazla yollara çıkamayan bir yolcuydum ama olsun. Bir kere gittikten sonra aklımda onlarca kez gezmişimdir Antalya’yı. Her seferinde Kaleiçi’nde farklı bir tost yemiş, farklı renkli bir çadırın altından denizin ufuk çizgisiyle birleştiği yerdeki ışıklara dalmışımdır. Hani ortalama insan ömrü yetmiş beş seksen arası ya, bence o ömür içindeki yaşanan gün sayısı asla birbirine eşit olmuyor. Çünkü biliyorum, ben bazı günleri tekrar tekrar yaşadım, takvim o gün hangi tarihi gösteriyorsa göstersin ben o gün aslında bir yıl öncesini, iki yıl öncesini yaşıyordum. Mesela bugün kaçı, otuzu mu? Hah, fark etmez, ben sabah kalktığımda on iki Mayıs’ı yaşıyordum. Çünkü kalkar kalkmaz gözüm odanın sağ alt köşesinde duran kutuya takılmıştı, ondan sonra da bacaklarım birden ağrımaya başladı. Çünkü dün saatlerce Adalar’da bisiklet sürmüştüm, tabi ki ondan ağrıyacaktı. Anlatabildim mi sana? Misal yetmiş üç yaşımda ölürsem zihnime dönüp bir bakın, bazı tarihleri hiç yaşamamışken on iki Mayıs’ı yaklaşık sekiz dokuz gün olarak yaşadığımı görürseniz şaşırmazsınız.

Ama tekrar gidip, aynı yerlerden tekrar geçince sanki ilk günkü kadar güzel yaşıyorsun. O yüzden ben de önce bir Aşti’ye gideyim dedim, orada içimdeki ses yolunu bulur bir şekilde.

M- Anladım. Bence İstanbul’a git, biraz gez, dolan oralarda. Kamil’de falan kal, yeni eve çıkmış zaten o. Bakarsın bir iki hafta sonra ben de gelirim yanına.

R- Vaaaay, demek öyle diyorsun ha? O kadar yaklaştık mı başkanım?

M- Yakın ya da uzak, sonuçta benim de gitmem gerekiyor İstanbul’a. Ama illa bir tespit yapacaksak bence biraz yaklaştık.

R- İyi bari, sevindim çok. Hani şikayetlerin vardı en son?

M- Hala var. Ankaray’dan inince anlatırım.

**********

R- Hadi artık konuş bakayım.

M- Geçen gün Derviş abiye gittiğimde ona söyledim. Dedim ki “Abi bence içinde bulunduğumuz çağda her şey çok hızlı dönüşüyor. İnsanların düşünceleri, değer verdiği şeyler ve bunları gösterme biçimleri o kadar hızlı değişiyor ki ben ayak uyduramıyorum onlara.” Ki öyle hakikaten oğlum, benim anlam yüklediğim davranışlar var, yüklediğim anlamın somutlandığı nesneler var. Eskiden bazı insanların bunu iyi bir şekilde kavrayıp ona uygun cevaplar verdiğini görüyordum. Şimdi ise sistem insanları öylesine sıkıştırmış ki yalnızca onun talep ettiği şeylere zaman ayırıp onun değer etiketini yapıştırdığı davranış ve nesnelere özen gösteriyorlar. Mesela seni anlayabileceğini bildiğin birine, senin ona zihninde ve fiziksel hayatta ayırdığın zamanın onda birini ayırmadığı için kızıyorsun, kendince tepki gösterip cezalandırıyorsun ancak o bu cezayı anlayabilecek düzeyde incelikten bile yoksun. Çünkü sistemin talep ettiği incelik değil, ya göz önünde olan, belirgin biçimde görünür bir varlıksın ya da yoksun. Aklınla sis bulutlarını dağıtman, kendine göre değer yargıları oluşturup çevrene onunla yaklaşman sisteme göre vakit kaybı. İnsanlar da sisteme uyuyor işte, twitter f beş, insta f beş.

R- Aslında sadece sokağına gitmekti niyetin.

M- Evet. O sokak artık bulvar olmasa çoktan gitmiştim de.

R- “Çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların/ inanmazdım dosyalara sığacağına”

M- “Beni sinesine sarmayan/ tabiattan rıza dilenmeyeceğim”

R- En doğrusu da bu olur kanımca.

M- Şüphesiz.

R- Sen yazı yazdın mı bu arada?

M- üç beş şiir var işte güzel sayılabilecek, neden?

R- Ben galiba yazamıcam bu sefer.

M- Zamanın mı yoktu?

R- Yok, bolca zamanım vardı aslında. Ancak ne zaman bir şey yazmak için otursam hiçbir şey kurgulayamadım. Sadece kişisel şeyleri dökmek geldi içimden, çok kişisel şeyler. Onları da bir kurguya yedirmek istemedim. Benim yaşadığım duygular, hiç unutmadığım anılarıma dair kısa göndermeler yarattığım bir karakterin ağzından çıkınca çok yavan geliyor bana. “Onu sen yaşamadın ki” diyorum. “Öyle hisseden sen değilsin, benim.” Bu yüzden baktım ki sadece kendimi anlatıyorum o zaman yazmayayım dedim.

M- Bence o kadar kolay vazgeçme. Bir şekilde orta yolunu bulabilirsin belki.

R- Sanmıyorum. Zaten pek vakit de kalmadı yazacak.

M- Boş ver o zaman. Sen hangi firmadan bilet alacaksın?

R- Jet Turizm var mı?

M- Yok, kalmamış bu sefer.

R- O zaman kalanları hiç fark etmez. Hatta alıp geleyim ben.

M- İyi.

*****

M- Nereye aldın bileti?

R- Bak.

M- Hmm.

R- Bu kadar mı la yorumun?

M- Ne diyeyim oğlum, senin bileceğin iş.

R- Doğru diyorsun. Üşümüyon de mi, üşümüyorsan dışarı çıkıp şu balkon gibi olan yerde bekleyelim.

M- Olur, yürü.

*********

Satıcı: Beş lira on liraa! Yastık beş lira on liraaa!

R- Merhaba Poğaçacı diyeyim mi?

M- Ne zaman doğru dürüst bir mizah anlayışın olacak acaba?

R- Her zaman vardı. Dur cidden, bir yastık alayım da belki yolda uyuyabilirim bu sefer. Merhaba abi, şu Hindistan cevizi baskılı olan beş lira değil mi?

S-Evet kardeşim, onu mu vereyim sana?

R- Olur abi. Uyumama pek yardımı olmaz sanırım ama yine de alayım.

S- Olsun kardeşim, sen uyumayı dene ki ben de evime ekmek götürmeyi deneyeyim. Böylece en azından birimiz kazanır belki.

R- Doğru diyorsun abi.

S- Bak ben geldim elli altı yaşına daha çalışmanın bir zararını görmedim. Eskiden burada kurulu bir tezgahım vardı, simit poğaça satıyordum. Sonra ayakta kireçlenme olmuş benim, doktor yürüyecen dedi. Egzersiz yapmak lazımmış. Ben de sattım o tezgahı böyle bir araba aldım işte. İçine koyuyorum yastığı, bütün gün Aşti’nin bir ucundan öteki ucuna yürüye yürüye kazanıyorum az biraz. Ayak da daha iyi oldu şimdi buna dönünce. Günde en az beş altı kilometre gidiyorum yeğenim, az değil tabi ya. Demem o ki çalış, çabala, dene. Zararı yok bunların.

R- Haklısın abi, kolay gelsin sana.

S- Sağol kardeşim.

****

M- Gece yarısı cam kenarı yolculuğu yapcan, artık deneysel bir aşk şiiri yazarsın.

R- Yazarsam Natama’ya da yollar mıyız ?

M- Yollarız da almazlar muhtemelen.

R- Kalbimi kırıyorsun. Neyse bak geldik işte. Bu balkon gibi yere her gece geldiğimde içim bir tuhaf oluyor. Hava kapkaranlık, ileride cılız ışıklar var, altından otobüsler vızır vızır geçiyor… Burası bir yolculuğa başlamak için tasarlanmış kesinlikle. Keşke bir yere gitmem gerekince hep buradan yola çıksaydım.

M- Çok fazla otobüs var, sanki kimse bir yerde durmuyormuş da herkes hep bir yerlere hareket ediyormuş gibi hissettiriyor insana.

R- Değil mi? Ben bir şehre kısa süreli kalmaya gittiğimde kötü oluyorum. Çünkü ufaktan evime yabancılaşmaya başlarken gittiğim yere kaynaşmam kısa zamanda mümkün olmuyor. Yersiz-yurtsuz hissediyor insan böyle olunca. Fakat anladım ki yapacak bir şey yok, bütün yabancılaşmaların kaynaşmalardan daha hızlı olduğunu öğrendim, doğanın saklı bir kanunuymuş bu. Ama o kadar kötü bir kanun ki bu, yalnız ikilem üretiyor bana, geçmiş ve an arasında. İkilem ama iki kapıda da mağlubiyet var. Seçiyorum, anın içinde kaynaşmanın zorluğu mu savuracak beni yoksa geçmişin yabancılaşmasının hızına karşı çıkmaya çalışırken mi perişan olacağım? Seçimlerin en kötüsü değil mi bu? Kaybedeceğini bile bile çaresizlik içinde birine yöneliyorsun. Özünde ne oradasın ne burada. Bir acı diğer acıyı çekememenin özlemiyle daha da büyüyor. Çünkü seçim yapmanın kendisi bir acı. Değişmek acı, direnmek acı, geçmiş acı, gelecek daha da acı. Anladım ki hiçbir şeyin değişmeyeceğini, her şeyin aynı sonuca çıkacağını bilerek seçim yapma sorumluluğu taşımak bu hayatın damarıma zerk edebileceği en büyük zehirmiş.

M- Bazı zehirlerin panzehiri de vardır.

R- İntihar bir seçenek değildir.

M- Ondan bahseden yok. Ama edebiyat bizlere bahşedilmiş en büyük zehir ve panzehirdir. Yazma tutkusu ve onu panzehire dönüştürme yetisi de hep seninle kalacak. Ne oldu, napıyorsun?

R- Şşş, arka planda bir müzik çalıyor.

M- Ben duymuyorum.

R- Dikkatli dinle, bu ezgiyi biliyorsun.

M- Senin gözün mü yaşarmış?

R- “Ankara’nııın taaşına bak, göözlerimiin yaaşına bak…”

Please follow and like us:
Alperen Yavaş

Alperen Yavaş

İyi günler genç beyler ve bayanlar, size kendimi tanıtmam gerekirse 99 doğumlu, edebiyatla ilgili ve çevresindeki çoğu şeyi anlamlandırmaya çalışan bir beşerim. MDF adlı güzellik benim okurluktan yazarlığa geçişimdeki ilk ciddi basamak oldu. Sonradan gittikçe büyüyen ve internet sitesine de kavuşan bu fanzin benim kendimi anlatmamı sağlayan en güzel yer.aslına bakarsanız genele dair düşünebileceğim yaşlara geldiğimden beri kafamda sürekli bir çark dönüyor ve bu enerjiyi de diğer insanlara aktarmak istiyorum. Son olarak burası inanıyorum ki burada benim kendimce uydurduğum “tanıtıcı kelimeler”e hiç muhtaç bırakmayacak, kendi karakterimi üstüne işleyebildiğim yazılara ev sahipliği yapacaktır. Eh, o zaman da gelip “lan bu da ne saçma biyografiymiş haa”dersiniz olur mu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir