Mühendis Neyzen Bey koltuğundan kendisine yakışır bir bey kalkışı yapıyor. Gümüş çerçeveli aynaya yaklaşırken kol düğmelerini ilikliyor. Aynaya daha yakın olan sandalyeyi seçiyor. Bu meyhaneye her geldiğinde ayna önüne oturmayı yeğliyor. Kendini pişmanken izlemeyi seviyor belli ki.
‘Tevfik de geç kalmasa olmaz. Adam kendi düğününe bile geç kaldı. Perihan ne üzülmüştür. Bukle bukle saçları üzüntüden sönmüştür duvağının altında. Görmedim de, hissettim, Tevfik’in yazdığı o boş beleş mektubu okurken. ‘
E bunları tabi içinden bile söyleyemedi Neyzen. Aynadaki yüzünden okundu. Alnındaki bilmem kaçıncı çizgiye dalmışken, önündeki sandalyeye sessiz sedasız ama bir o kadar da telaşlı bir halde ceketini asmaya çalışan Tevfik’İ fark etti. Hafif doğruldu, uzandı ve yardım etti.
– Gelmesen de olurmuş, belli zurnasın şimdiden.
– Evde başka türlü, duramıyorum.
Sıkılıyor Neyzen, içi sızlıyor. Bir zamanlar, eli kolu yerine koyardı karşısındaki adamı.
En sevdiğim parçamı verdim ona. İyi bakamadığı ne kadar belli.
– Haklısın, karı milleti, anca çene.
Senin bir gününü keşke ben yaşasaydım.
Muhabbetin gerisini belki ikisi de hatırlamıyor. En azından havadan sudan denilebilecek kısımları. Rakı kadehlerinde ikisinin de yağlı parmak izleri görünmeye başlıyor yavaştan. Sohbet koyu. Dışarıdan bakan der ki ikisinin de keyfi yerinde.
Derken Neyzen’i alıyor bir öksürük. Sanki içini parçalarcasına; parçalayıp da her bir parçayı o rakı sofrasının ortasına koyarcasına şiddetli, düşman gibi. Biliyor Tevfik, az çok anlıyor sebebi nedir, bu illet nereden gelmiştir. Önce masadaki boş Rothmans paketine uzanıyor, bir iki sallıyor paketi; sonra da parmakları doğrudan ceketinin cebindeki yeni pakete konuyor.
– Sen ne kadar kaldın içeride?
– Kardeşim dediğin adamın kaç sene yattığını hatırında mı tutamadın, gülüyor Neyzen bunları söyleyip, şakaya vuruyor. Biliyor fazla vakti kalmadığını, hiç doktor yüzü görmemiş olsa da içeriden çıktıktan sonra. Korkuyor çok. Perihan’la arasındaki tek bağ, karşısında oturan adam. Onu tekrar görmeye cesaret edemeyecek olsa da, Tevfik’in ellerine bakmak, ceketindeki yamaya ve taze ütülenmiş pantolonundaki çizgiye bakmak, sanki Perihan’ı kanlı canlı gösteriyor ona. Yine de garipsiyor kendini, neden Tevfik’in ellerine bakmak bu kadar yakıyor içini, onca sene Perihan’a dokundukları için olmasın? Deme!
– Haklısın, ama çok oldu zaar. Bilemedim. Aslında şaşırdım sen arayınca öyle, seneler sonra.
– E mezara girene kadar mektuplaşacak değildik elbet.
Vaz mı geçsem diye düşündü Neyzen. Hazır rakı da bitmişken, işim çıktı deyip kalksam; Nuran da merak eder.
– Evlenmişsin sen de, dedi Tevfik. Humustan bir çatal aldı.
– Evlendim. İstanbul’a gittikten çok sonra.
– Adı ne?
– Nuran.
– Çocuk?
– Çocuk olmadı.
– Bizimkiler ellerinden öper.
İki tane oğulları olmuştu Perihan ve Tevfik’in. Bunu düşününce iyice yabancı geldi ona Tevfik. Bir zamanlar, sanki herkesçe çok bilinen bir ismin başı ve sonu gibiydiler. Biri nerde, diğeri orda. Çok seneler önceydi bu tabii. Bir ömür önceydi.
Neyzen, son sınıfta içeri alınmıştı. Binlerce diğer üniversite öğrencisi gibi. Hala daha karanlıkta uyuyamaz. Çıkar çıkmaz da Nuran’la tanışmış, fazla uzatmadan evlenmişlerdi. Severdi Nuran’ı. Ama sadece sevgi. Sevda değil. Yine de bir gün olsun kalbini kırmamıştı. Tevfik’in eve bile uğradığı yoktu. Elindeki elmasın, pırlantanın değerini bir gün olsun bilmemişti Tevfik. Sormasa da hissediyordu Neyzen.
– Ben Perihan’ı, giderken sana emanet ettim.
Söyler söylemez pişman oldu. Ya kalkıp giderse şimdi Tevfik. Belki de iyi olur. Nuran evde bekler zaten. Dizinde örgüsü. Zaten hiç gelmemeliydi buraya, sorup soruşturup bulmamalıydı Tevfik’i.
Tevfik bıyık altından güldü. Pis bir gülüş.
– Ben de emanetine sahip çıktım. Perihan aşık oldu bana.
Cevap vermedi Neyzen. Bu gerçeği duyacağını biliyordu. İkisi hakkında daha başka bir şey öğrenmek istemedi. İstanbul’a yolları nasıl düştü? Evleri nerde? Oğullarının ismi ne?

– Çok sevmiştin onu, dedi Tevfik sonra. Sanki birden, yine eski günlerdeki gibi can ciğer oluvermişlerdi bu cümle ile. Yaptığının yanlışlığını farkındaydı Tevfik sanki, sesinin tonunda. Hatta, bir nebze pişman mıydı?
– Sevmiştim. Ama bitti, ben onun adını unuttum artık. Yolda görsem tanımam.
– Önüne iki kağıt attırsam yüzünü ezbere çizersin ama.
– Yok dedim ya, amma uzattın.
– Lisede hep aynı evde kalmak isterdik. Sen mühendisliği kazanıp ben babamın dükkanında işe girince ev mev hikaye oldu tabi.
– Olacağı oymuş derdim de, diyemiyorum. Geri zekâlılığından kaybetmedin ya, karı kız yüzünden kazanamadın sınacı.
– Öyle, böyle. Perihan benim karım oldu seneler evvel. Adı belaya karışmamış birinin karısı oldu. Daha mutluydu benimle. Hiç geçmedi adın.
– İsabet olmuş.
Tevfik böyle acı olmaz. Benim acı çekmeye vaktim yok. Fazla vaktim kalmadı.
İkinci büyük bittiğinde devamını getirmek istemedi Neyzen. Bir bahane bile sunmadan, ceketini giydi. Yandaki aynaya bakası gelmedi. Uzanıp elini sıktı Tevfik’in; masaya bir tomar para bıraktı. Biraz da bilerek fazladan bıraktı. Onun kıymetini bilmediği bir Perihan’ı varsa; kendisinin de tonla parası vardı. Hep karşı taraf kırıp dökecek değil ya, bir kere o çirkinleşsindi.
Çıkarken göz ucuyla baktı, Tevfik de kendi suratına bakıyordu o güzel gümüş çerçeveli aynada.
Şöfor uyukluyordu Neyzen arabaya bindiğinde. Önce onu bir güzel payladı. Haddinden fazla kibar davranmıştı zaten bu gece. Eve dönerken, durmadan camdan dışarıya baksa da, gördüğü tek şey bundan kırk beş sene öncesiydi sadece.
Perihan’ı kiraz ağaçlarının arasına götürürdü köyde. Onu kuytuda biraz koklamak için. Sonra her şeyi unutur, Perihan’ın yüzünü seyrederdi sadece sessiz, çıt etmeden.
Dönecektim ben sana. Yemin olsun dönecektim seni almaya. Ama her yer nasıl karanlıktı. Sağ çıktım ben. Oradan sağ çıkmak benim tek şansımmış ömrümdeki. Bilemedim.